Ufo Dünyası

Ufolar,Uçan Daireler,Uzaylılar,Gök Bilimi,Bilinmeyenler,Gezegenler,Nasa,Nasa Tv izle,Uzaylı Videoları,Ufo Videoları

Sayfalar

PiRAMiTLERDEKi GARiPLiKLER
Apollo Heykeli, Zeus Heykeli, Iskenderiye Feneri, Artemis Tapinagi, Babil’in Asma Bahçeleri, Karya Krali Mozoleus’un Mezari ve Piramitler, iste dünyanin yedi harikasi... IÖ 200’lerde yasamis Sidon’lu Antipater, o dönemde dünyanin yedi görkemli yapitini böyle belirlemis. Bu yedi yapit kavramsallamis biçimde günümüzde de varligini sürdürüyor. Nemrut Dagi’ni da “sekizinci harika” olarak dizelgeye eklemek isteyenler çok ama henüz kabul görmüs degil.
Günümüzde bu yedi “harika”dan, birinin disinda tümünün varligi, kalinti, kirinti ya da kitaplardaki resimlerden ibaret. Piramitler ise, yani Misir’in baskenti Kahire’nin güneybatisindaki Gize kenti yakinlarinda, kayalik bir düzlük üzerinde yer alan üç tas yapi, zamana meydan okuyarak, kimilerine göre binlerce, kimilerince de onbinlerce yildir ayakta duruyorlar.

Yeryüzünün bilinen tarihinde, çevresinde bu denli çok iddia, gizem, söylence dolanan; adina bu denli çok kitap yayimlanmis, belgesel film çekilmis piramitler gibi ikinci bir yapi yoktur. Üstelik bunca çabaya, bilimdeki tüm ilerleme ve gelismelere karsin, Misir piramitlerinin barindirdigi gizemi çözmek, açik ve net bilgiler ortaya koymak hâlâ olasi degil. Bir kez, herseyden önce piramitlerin ne zaman yapildigina iliskin farkli bilgiler var.


En kuzeyde yer alan ve üçü içinde en büyügü oldugu için “Büyük Piramit” ya da “Keops Piramiti” adiyla anilan piramitin, eski Misir’da 4. Sülale’nin ikinci firavunu Keops’un; ortadakini 4. Sülale’nin dördüncü firavunu Kefren’in; en son yapilan güneydekini ise 4. Sülale’nin altinci firavunu Mikerinos’un yaptirdigi öne sürülür. Resmî tarihe göre, bu firavunlarin yasadiklari dönemlerden, piramitlerin yapim yillarini belirlemek olasidir, günümüzden yaklasik 2500, 2600 yil önceleri... Ancak, bir Arap tarihçisi Ebu Zeyd el Balkî, çok eski bir yazili kaynaga dayanarak sunlari öne sürüyor: “Büyük Piramit, Çalgi Takimyildizi (Lyra), Yengeç Burcu’ndayken, yani Hicret’ten iki kez 36 bin yil önce insa edildi.” Balkî’nin ileri sürdügü tarih, günümüzden yaklasik 73 bin yil öncesine karsilik geliyor.

Ondokuzuncu yüzyilda, teozof Helena Petrovna Blavatksy, Misir’daki Danderah Tapinagi’nin Burçlar Kusagi’ndaki bilgilere dayanarak piramitlerin yapim tarihini IÖ 78 bin yillarina kadar götürüyordu.


Misir’daki tapinaklarda ya da eski yazili metinlerde, piramitlerin yapim tarihinin hep takimyildizlarin konumlariyla açiklanmasindan yola çikan Iskoç gökbilimci Prof. Piazzi Smyth ise 19’uncu yüzyilda piramitlerin yapim tarihine iliskin gökbilimsel hesaplamalar yapmisti. Smyth’in, Dünya’nin “presesyon” hareketine, yani ekseni çevresindeki bir turu tamamlama süresi olan 25.827 yildan yola çikarak vardigi sonuçlara göre piramitler 53.824 yil önce yapilmisti.


Aslinda, Isviçreli otelci Erich von Däniken, 1968 yilinda yayimladigi “Tanrilarin Arabalari” adli kitabinda piramitlere, özellikle de Büyük Piramit’e iliskin, resmî tarihi alt üst eden bir dizi soru ortaya atmasaydi, piramitler bugün bu denli büyük boyutlarda bir gizemi barindirmiyor olacakti. Piramit sözcügü, olasilikla mimari bir kavram, geometrik bir biçim ve firavun mezari olarak yasamlarimizdaki varligini sürdürüyor olacakti.


Ama daha öncesi de var: 1929’da, ABD’de, Cinninnati Üniversitesi’nde, fizik profesörü Samuel J. McIntosh Allen, ögrencilerine geometrik piramit biçiminin olagandisi özelliklerinden söz ediyordu.


Ayni yillarda, Antonie Bovis adli bir Fransiz arastirmaci, turist olarak gittigi Misir’da, Büyük Piramit’i gezerken olagandisi bir olaya tanik olmustu. Kral Odasi’nda bir kenara toplanmis çöplerin arasinda ölmüs kediler vardi. Ama ne çöplerden ne de ölü kedi bedenlerinden hiçbir kötü koku yayilmiyordu. Durumdan kuskulanan Bovis, bir kedi ölüsünü yanina alarak ülkesine döndü. Yaptigi incelemede kedi bedeninin sanki mumyalasmis oldugunu saptadi. Bu “kendiliginden” mumyalanma olayinin piramidin yapisiyla baglantisi olacagi üzerinde duran Bovis hemen Büyük Piramit’in küçük bir modelini yapmaya giristi. 75 cm. yüksekliginde bir model yapti. Tam tepe noktasinin altina gelecek biçimde ve Kral Odasi’nin piramitteki yerine karsilik gelecek bir düzeye, yani piramidin yüksekliginin tabandan itibaren üçte birlik yüksekligine yeni ölmüs bir hayvanin cesedini yerlestirdi. Bir süre sonra cesedin kendiliginden mumlayalasmis oldugunu gördü.


Bovis’in 1930’larin basinda yayimladigi, “Organik Maddeler Üzerindeki Piramit Etkisi” baslikli rapordan yola çikan Çekoslovak radyo ve televizyon mühendisi Karel Drbal piramit modelleri üzerinde birçok deneyler yapti ve su sonuca ulasti: “Piramidin içindeki mekanin biçimi ile, bu mekan içinde yer alan fiziksel, kimyasal ve biyolojik olusumlar arasinda bir iliski vardir. Uygun biçimler kullanarak bu olusumlari hizlandirabilmemiz ya da yavaslatabilmemiz olanaklidir.”


Sonraki yillarda minyatür Büyük Piramit’lerle, su aritmaktan tiras biçagi bilemeye, yiyecekleri saklamaktan bitki yetistirmeye dek öyle deneyler yapildi ki, piramit modelciligi bir ticari alana dönüstü. Örnegin Kaliforniya’da seri olarak piramit modeli üreten bir firmanin kayitlarina göre, yalnizca ABD’de 1970-75 yillari 100 bin kisi model piramit satin aldi.
Yine 1930’lara dönersek; 1935’de Chicagolu John Hall da piramit modelleri üzerinde ilginç deneyler yapmisti. Hall, bakir bir halka ve çok uzun iki bakir tel kullandiginda piramidin tepesinden elektriksel bir akimin çiktigini gözlemlemisti.

Yillar sonra 1960’larin sonunda, Kahire’deki Ayn Sems Üniversitesi, ABD Atom Enerjisi Komisyonu ve Smithsonian Enstitüsü’nce desteklenen bir proje kapsaminda 1 milyon dolara malolan bir deney yapildi. 1968 Nobel Fizik Ödülü’nü kazanan Dr. Luis Alvarez ve Dr. Amr Godeh’in sorumlulugunda Kefren piramidinde yürütülen deneyin asil amaci piramidin “röntgenini çekmek”, içerideki gizli odalari saptamakti. Bunun için, 1 yil boyunca, günde 24 saat süreyle, piramidin iç bölümlerine ulasan kozmik isinlarin desenleri, piramidin tabanina yerlestirilen bir dedektör araciligiyla manyetik bantlara kaydedildi. Bir yilin sonunda bantlar bilgisayara yüklendiginde hiç beklenmedik sonuçlar elde edildi. Bilgisayarin çizdigi farkli desenleri Dr. Godeh, “Bu bilimsel olarak olanaksiz” diye açikliyordu. Insanoglunun Ay’a ayak basmasindan yalnizca 6 gün önce, 14 Temmuz 1969’da The London Times’de yayimlanan bir söyleside Dr. Godeh kendisine sorulan, “Bu bilimsel bilgi ve beceri birikimi, dünyasal anlayisin ötesindeki belirli bir güç tarafindan ise yaramaz bir duruma mi getirilmistir” sorusuna söyle yanit veriyordu:


“Ya piramidin geometrisinde önemli bir yanlis vardi, ki bu da kayitlarimizi etkileyecekti; ya da ister gizemcilik deyin, ister firavunlarin laneti, burada açiklanamayan bir gizem vardir. Piramitlerin içinde etkin durumda olan ve bilimin yasalarini hiçe sayan belirli bir güç vardir.”

Büyük Piramit’i bilim dünyasi için degil de, belirli bir kültür düzeyindeki siradan insanlar için asil çekici kilan nokta ise; piramidin en boy, yükseklik gibi sayisal verilerinin, türlü türlü çarpma bölme islemleri sonucunda Pi sayisini, Günes’le Dünya arasindaki uzakligi, çiplak gözle görülmesi olanaksiz kimi yildizlara iliskin bilgileri vermesidir.


Durumu biraz daha zorlayan Fransiz Georges Barbarin ise, 1936’da yayimlanan, “Büyük Piramitin Sirri” adli yapitinda Büyük Piramit’in sayisal verilerinin, Birinci ve Ikinci Dünya savaslari da içinde olmak üzere, dünyanin geçmisindeki ve gelecegindeki önemli olaylarinin tarihlerini barindirdigini ileri sürmektedir.


Bu arada, dünyanin geçmisine iliskin karsit tarih tezleriyle ortaligi alt üst eden Däniken’in, Büyük Piramit’in yapimina iliskin sorulari hâlâ yanitsiz: “Bu yapay dag, en küçügü 10 ton agirliginda olan 2.600.000 tas bloktan olusur. Harç kullanilmayan taslarin arasina bir saç teli ya da bir igne bile sokmak olanaksizdir. Çaliskan Misirli isçiler günde 10 adet tas blogu kaldirip yerine koysalar, 2.600.000 tasin üst üste konulmasi ve Keops Piramidi’nin ortaya çikmasi için tam 692 yil geçmesi gerekecekti. Oysa bizim arkeologlarimiz bu süreyi 20-30 yila sigdirmakmaktadirlar.”


Bu dev tas bloklarin kaldirilmasina iliskin, bugünkü bilimin asla kabul edemeyecegi ve kimilerine göre oldukça “uçuk” görüsler öne sürüldü. Bunlarin en etkileyicisi, isçilerin “meçhul yol göstericiler” sayesinde, bilinmeyen enerjileri kullanarak taslari “tüy gibi” havaya kaldirdiklari sonra “kus gibi” yerine koyduklari iddiasiydi.

Daniken’in ünlü kitabinin yayimlanmasindan yillar önce, sevgili “Balikçi”miz (Cevat Sakir Kabaagaç) bir yapitinda, piramit yapimiyla ilgili degil ama duvar yapimina iliskin bir söylenceyi aktariyordu: “Izmirli Tantalas’in kizi Niobe, Teb Krali Amphion’la evliydi. Bir gün gelir, Teb sehrini duvarlarla çevirmek gerekir. Pehlivanlar koca taslari birer birer, ihlaya puflaya tasimaya baslar ama Amphion eline flütü alip siçraya hoplaya flütünü üfleyince, taslar da tek sira olarak müzigin temposuna göre ziplaya ziplaya birbirinin pesisira düserler. Ve yine müzige uyarak birbirinin üstüne siçrayip yerlesirler. Böylece sehrin duvarlari yapilmis olur.”


Prof. Piazzi Smyth, 19. yüzyilda Büyük Piramit’in dünya üzerindeki yerine iliskin ilginç bir harita çizmisti. Prof. Smyth’e göre piramitlerin bulundugu Gize bölgesi tam olarak, Ekvator’dan Kuzey Kutbu’na kadar olan uzakligin üçte birini belirleyen 30° kuzey enleminin üzerinde yer aliyordu. Piramit, asagi Misir’daki tüm ovayi çevreleyen dag siralarinin güney ucunda yerlesikti. Kuzey kiyi hatti ise oldukça düzgün bir yay olusturuyordu. Bu yayin ait oldugu dairenin tam merkezinde ise Büyük Piramit bulunuyordu. Dolayisiyla Büyük Piramit, Misir’in tam merkezinde ve üstelik dünyanin da merkezi olarak kabul edilbilecek bir noktada yükseliyordu.


Piramit sözcügü, Grekçe’de “ates” anlamina gelen “piro” ile, “merkezde” anlamina gelen “amid” sözcüklerinden olusur, yani “merkezdeki ates”! Kimbilir belki de Büyük Piramit gerçekten de, dünyanin merkezi oldugu düsünülen ya da saptanan bir noktaya dikilmistir. Ve binlerce yildir doganin en büyük güçlerinden biri olan “ates”i yaymaya devam ediyordur.



BÜYÜK PiRAMiTTE ÖNEMLi ARAŞTIRMA
1993 yilinin baslarinda, Alman mühendis Rudolf Gantenbrink, Misir Eski Eserler Müdürlügü ile Alman Misir bilim heyetinin çagrilisi olarak, ekibiyle birlikte Kahire'ye geldi. Genç mühendisin amaci, çocuklugundan beri büyük ilgi duydugu Giza piramitlerini, özellikle de "Büyük Piramit" olarak bilinen Khufu piramidini incelemekti. Bu görkemli yapinin içinde yer alan gizemli "hava saftlari"nin açilarini tam olarak ölçmek ve içlerini arastirmak istiyordu Gantenbrink. Bunun için bir de minik robot gelistirmisti.
Ne var ki, Misir Eski Eserler Müfettisi Dr. Zahi Hawass, bu tür bir incelemeye izin verme konusunda hiç de istekli degildi. Ama, baska bir firsat dogdu Gantenbrink'e: Büyük Piramit'in havalandirma sisteminin iyilestirilmesi ve bu yolla içerideki nem oraninin düsürülmesi gerekiyordu ve bu amaçla "hava saftlari"nin kullanilmasi düsünülmüstü. Ne var ki, 65 metreye dek ulasan uzunluklari ve yalnizca 25 santimetrelik çaplariyla bu hava saftlari, içindeki toz ve topraktan ancak marifetli bir mini robot yardimiyla arindirilabilirdi. Bu durum, istedigi arastirmalari yapmasina izin verilmemekle birlikte, Gantenbrink'e çekici bir firsat sunuyordu. Ancak onun robotu bu isi basarabilirdi.
Ilk asamada Gantenbrink ve ekibi, "Upuaut" (Eski Misir dilinde "Yollari Açan" anlaminda) adini verdikleri mini robotla, yukaridaki Kral Odasi'nin saftlarinin temizlenmesi isine giristiler. Bir alt düzeydeki Kraliçe odasinda yer alan saftlar ise Misir Eski Eserler Müdürlügü'nü pek ilgilendirmiyordu. Is basladiktan birkaç gün sonra, Upuaut'un, saft içindeki engebeleri asmakta yetersiz kalabilecegini farkeden Alman mühendis, izin istedi ve çok kisa bir süre sonra "Upuaut II" adini verdigi, daha dengeli, çok daha gelismis bir robotla isinin basina döndü. Kral Odasi'nin saftlarini temizlemekte hiç zorlanmamis ve marifetli robotu bu isi kolayca halletmisti ama Gantenbrink'in akli, Kraliçe Odasi'nin, piramidin dis yüzeyine açilmadan içeride biten esrarengiz saftlarindaydi.
1993 Mart ayinin ikinci yarisinda, görevi bitmek üzereyken, yanindaki Misirli görevli müfettisin gözetimi altinda, istegine ulasti ve Kraliçe Odasi'nin saftlarina Upuaut II'yi yollama olanagi buldu. Bu yeni robotun üzerinde spot isiklar ve bir de degisik yönlere uzaktan kumandayla çevrilebilen video kamera vardi. 21 Mart günü, monitörler Kraliçe Odasi'nin içine kuruldu ve Upuaut II, kuzey saftindan içeri birakildi. Bu saftlar, 1872 yilinda piramitlerde arastirma yapan bir baska merakli mühendis, Waynman Dixon tarafindan kesfedilmisti ve Dixon, kuzey saftini uzunca bir demir çubugu içeri sokarak kontrol etmek istemis, ancak saftin dönemeçlerinden birinde çubuk sikisarak kirilmis, bir parçasi içeride kalmisti. Iste Upuaut II, yüz yirmi yildir orada duran bu demir çubugun görüntülerini kontrol merkezindeki monitörlere yolladi ve dönemeçten yoluna devam istedi. Ne var ki sikisan çubuk, robotu engelliyordu. Bir süre sonra, Gantenbrink, yakin zamanda daha gelismis bir robotla yeniden gelip kuzey saftinin sonuna dek incelemeyi sürdürme karari verdi Upuaut II'yi geri çekti.
Hemen ardindan, bu kez güney saftina yerlestirildi Upuaut II. Misir uzmanlarinin, yapimina baslanip, sonradan vazgeçildigine inandiklari bu saftin uzunlugunun, 15-20 metre oldugu tahmin ediliyordu. Ancak, üzerindeki kamerayla görüntüler yollaya yollaya saftta ilerleyen Upuaut II, gittikçe gidiyordu: 25 metre... 35 metre... 45 metre... Saft devam ediyordu. Sonunda, yaklasik 59 metre dolayinda, robot aniden durmak zorunda kaldi, çünkü önüne bir engel çikmisti. Üzeri zimparalanmis ve parlatilmis kireçtasindan yapilmis, garip bir "kapi"yla bitiyordu saft! Üzerinde, diger yandan takilmis bir kapi kulbunun iki metal çikintisi görülüyordu. Birinin metal ucu kirilmis ve yere düsmüstü!

Monitörler basinda Upuaut'un yolladigi görüntüleri izleyen Gantenbrink, Misirli müfettis ve bütün ekip, nefesleri kesilmis bir halde kapiyi izlediler. Upuaut'un kamerasi, saftin bittigi alani bütünüyle taradi ve "kapi"nin sag alt kösesinde minik bir çatlak oldugunu farketti. Ancak bir kablonun girebilecegi kadar genis bir çatlak.
Durum hemen Dr Zahi Hawass'a ve diger Misir uzmanlarina bildirildi. Heyecan dalga dalga büyüyordu. Basina açiklama yapmakta oldukça isteksiz davranan Hawass ve diger yetkililer, Gantenbrink'in bunu London Times ve The Independent gazetelerine duyurmasina çok sinirlendiler. Alman mühendisin is izni derhal iptal edildi ve piramitler çevresinden uzaklastirildi. Büyük bir bulus gerçeklestirilmisti ama, bunu yapan adam ödüllendirilecegi yerde cezalandiriliyordu.
Izleyen yillarda Gantenbrink, Londra ve Paris'te Ejiptologlara bulgularini anlatan birer konferans sundu ve robotun çektigi görüntüleri gösterdi. Çogu tarihçi ve arkeolog, Upuaut II'nin yüzyilin en büyük bulusunu yaptigini söylüyor ve o "kapi"nin ardinda nelerin bulundugunu merak ediyordu ama Misir'dan hiç ses gelmiyordu. Gantenbrink, bu arada yeni ve çok daha gelismis bir robot yapti ve izin verilmesi halinde tek bir ücret almadan, Misirli yetkililerin gözetimi altinda çalisarak, bir fiberoptik kablo kamerayi çatlaktan içeri sokabilecegini ve muhtemel "gizli oda"nin görüntülerini dünyaya sunabilecegini söyledi ama Misir Eski Eserler Müdürlügü, gerekçe göstermeden bu öneriyi reddetti.


Aradan alti yil geçtikten sonra hala Gantenbrink'in buldugu kapi açilmis degil. Bu durum, Ejiptoloji çevrelerinde son günlerde iyice kizisan tartismalar yaratiyor. Baskilardan bunalan Hawass, 2000'yilina girecegimiz yilbasi gecesinde bu kapinin canli yayin esliginde açilacagi ve görüntülerin tüm dünyaya yollanacagini söylemisti ama mayis ayinda bunun mükün olamayacagini, açilisin ertelendigini duyurdu.
Upuaut ile ilgili ayrintili bilgi, fotograf ve çizimleri Rudolf Gantenbrink'in "Upuaut Project" sitesinde bulabilirsiniz.

SİMYA
Simya, kimyanın bir bilim olması ile hep küçümsenmiş, gerek felsefesine, gerekse sembolizmine gereği kadar değer verilmemiştir.
Simya, yaygın olarak, maddeden altın elde etmek için yapılan çalışmalarla ilgili olarak bilinir. Simyacı ise vaktini altın elde etmek için geçiren kişidir.
Aslında Simya köken olarak çok eski zamanlara dayanır ve maddi olarak altın elde etmekten çok daha derin amaçları vardır.
Genel olarak Simya

Etimolojik olarak Simya sözcüğü Türkçe’de varolan Kimya sözcüğü ile aynı kökenden gelmektedir. Kökeni Arapça olan bu sözcükler Arapça’ya da “Kara Ülke” anlamına gelen Khem sözcüğünden gelmiştir. Bu “Kara Ülke”ise Mısır’dır. Etimolojik olarak da Simyanın kökeni Mısır olarak gözükmektedir.
Simya gerçekte bir dönüşüm sanatıdır. Kirli olanı, hasta olanı bir çok süreçten geçirerek , arınmış ve mükemmel olana dönüştürmeyi amaçlar.
Simya okült bir sanat olarak gözükmektedir. Bunu sadece belli kimseler uygulayabilmekte, geniş kitlelere yayılması engellenmektedir. Ayrıca Simyanın ezoterik bir karakteri de vardır. Simya öğrenimi inisiyasyona dayanmakta, kullanılan semboller sadece bu eğitimi geçmiş kişiler tarafından anlaşılabilmektedir. Simya felsefesinde ise Tanrı’nın birliği ve ruhun ölümsüzlüğü yer almaktadır.
Simya eğitimi sırasında adaya öğretilen temel esas , simyacının bir şeyler icat ettiği değildir; simyacı sadece sırları çözmektedir. Bu yönüyle simya uzun yıllar boyunca genel karakterini değiştirmemiştir.

Simya aynı zamanda Hermetik felsefenin de bir uygulaması olarak kabul edilmiştir. Zaten simyacılar da kendilerini filozof olarak kabul etmişler ve bu sırların Hermes (Mısır panteonunda Thoth) tarafından verildiğini iddia etmişlerdir.
Simya en genel anlamı ile bir sanat ya da bir teknik olarak anlaşılabilir ve amacı maddenin içindeki altını ortaya çıkartmaktır. Simyacılara göre madde hastadır ve iyileştiğinde altın ortaya çıkmaktadır.

Simya bu amaçla “Felsefe taşını” aramaktadır. Bu taş maddeyi altına çevirebilmekte ve bundan elde edilen iksir (Elixir) ile insan ölümsüzlüğe kavuşabilmektedir.
Simyada ulaşılan bu son noktaya giden yol Ars Magna (Büyük/ulu Sanat) olarak adlandırılmaktadır.
Tarih boyunca simya mistik ve pratik simya olarak iki yönde gelişmiştir. Pratik simya , kimya biliminin doğuşunda büyük rol oynarken , mistik simya,ezoterik felsefenin bir başka çehresi olarak günümüze kadar gelmektedir.

Mistik Simya

Pratik simyanın teorilerine ve sembollerine geçmede önce mistik simyayı incelemek gerekmektedir. Böylece pratik simyada da madde ile yapılan benzetmede aslında insana ait sonuçlar çıkarılabileceği çok rahat gözükecektir.
Simyanın, maddenin içinde sağaltım ile altını keşfetmesi, bir bakıma insandaki Tanrısal tözün ortaya çıkarılması ile benzerlik göstermektedir.
Metallerdeki hastalığın,kirin yok edilip altının ortaya çıkarılması gibi , uzun bir süreçten sonra da insandaki tanrısal töz açığa çıkabilir ve kişi İyi için çalışabilir. Ars Magna , bu açıdan insan için de kullanılabilir, bu anlamı ile inisiyasyonu da temsil etmektedir.
Ars Magna ile insan Tanrı ile birleşebilmekte, kendini maddeye bağlayan bağlardan kurtulabilmektedir.
Bu bağlamda Felsefe taşı da mutlak olana , tanrısal töze kavuşturan bilinç anlamını kazanmaktadır. Aynı şekilde İksiri içip ölümsüzlüğe kavuşmak da ruhun ölümsüz olduğunu anlamak anlamına gelmektedir.

Öyleyse kendi içindeki Tanrısal tözü bulmak isteyen kişi , tıpkı maddenin saflaştırılması gibi , kendi içine dönerek kendini saflaştırmalı ve gizli olan , içindeki Felsefe taşına ulaşmalıdır. Simyada kullanılan yöntemler ezoterik olarak inisiyasyonu da bu anlamı ile temsil etmektedir.

Bu , en güzel ifadesini VITRIOL sözcüğünde bulmaktadır. VITRIOL aslında Latince bir cümledeki sözcüklerin baş harflerinden oluşmuştur. Bu cümle “Visita Interiora Terræ Rectificando Invenies Occultum Lapidem” dir ve “Dünyanın derinliklerini ziyaret et gizli taşı bulacaksın” anlamına gelmektedir. Bu pratik simyada kayıp taş ya da mineral olarak düşünülmekle beraber, aslında insanın Tanrı’yı , tanrısal olanı kendi içinde bulacağı anlamına da gelmektedir.
Bu şekli ile simya gerçek bir ezoterik doktrin olup günümüzde de bazı prensipleri ile yaşamaktadır.


Simyanın Temel Prensipleri

Simyacılara göre madde birdi ancak farklı şekiller almaktaydı. Madde ayrıca kendi parçaları ile birleşebilir ve sonsuz sayıda yeni form alabilirdi. Kuyruğunu ısıran yılan olarak gösterilen Ouroboros sembolü de bunu temsil etmekteydi.
Bu düşünce aslında Tanrı’nın birliğinden kaynaklanmaktaydı. Evreni yaratan Tanrı Ruh’a çeşitli formlar vermiş ve madde oluşmuştu ; ancak bu Tek olanın farklı görünüşlerinden ibaretti. Her yaratılan unum in multa diversa moda , Türkçesi ile farklı şekillerde tek olan idi. Simyacı ise bu formların arasında Altın olanı aramaktaydı.

Bu yönüyle simya, kendinden önce gelen tek tanrılı ezoterik düşüncenin , dönemindeki temsilcisidir.
Simyaya eşlik etmiş olan ezoterik felsefe, Mısır tanrısı Thoth’a Yunanlıların yakıştırdıkları Hermes isminden ötürü Hermetik felsefe ya da düşünce , ya da kısaca Hermetizm diye adlandırılır. Orta Çağ boyunca Hermes’e atfedilen hermetik metinler Corpus Hermeticum diye adlandırılmışlardır.
Corpus Hermeticum genelde diyaloglardan oluşmaktadır. Hermetik metinlerden en önemlisi Zümrüt tablettir.

Hermetik felsefede ruh ve madde birbiri ile iç içe girmiştir. Birisi ötekinin farklı bir görüntüsüdür. Aynı şekilde çoğu hermetiste göre maddenin de bir ruhu vardır.
Simyacılar eski düşünceye bağlı kalarak Ateş, Toprak, Su , Hava olmak üzere dört elementin (Tetrasomia) varlığını kabul etmişlerdir. Bu elementler bildiğimiz anlamlarından öte bazı özellikleri temsil etmektedirler. Simyaya göre görünen iki element , Toprak ve Su , içlerinde görünmeyen iki elementi de barındırmaktadırlar: Ateş ve Hava. Bunun dışında , bazı simyacılara göre beşinci bir element daha vardır ki bu da Ether’dir. Ether beden ile ruh arasında da aracılık görevi görmektedir.
Simyada Platon döngüsü denilen kavrama göre elementler arasında sürekli bir de dönüşüm vardır. Ateş Havaya, Hava Suya, Su Toprağa ve Toprak Ateşe dönüşmekte olup bu döngü bu şekilde sürmektedir.

Simyacılar ayrıca , Zümrüt tabletlerde belirtilen “Yukarıda olan aşağıda olanın aynısıdır” prensibinden yola çıkarak da her bir gezegen ile bir metal arasında bağlantı kurmuşlardır. Buna göre bilinen yedi gezegen ile metaller arasındaki ilişki aşağıdaki gibidir :


Güneş > Altın
Ay > Gümüş
Merkür > Cıva
Venüs > Bakır
Mars > Demir
Jüpiter > Kalay
Satürn > Kurşun


Bunlar içinden Altın ve Gümüş mükemmel metaller olup diğerleri mükemmel olmayan metallerdir. Bir teoriye göre metaller demir > bakır > kurşun > kalay > cıva > gümüş > altın sırasını izleyerek altına dönüşmekte , bu süreç döngü şeklinde devam etmektedir.

Simya ile astroloji arasında da sıkı bir ilişki vardır. Her metale bir gezegen karşılık geldiği gibi, bazı reaksiyonların gerçekleşebilmesi için gezegenlerin uygun konumu da gözlenmektedir.
Simyacıların , gnostiklere benzer bir de evren modelleri vardı. Merkezde Dünya, daha sonra yedi gezegen , etrafında sabit yıldızlar , en dışta da saf ruhlar bulunmaktaydı, bundan sonrası ise Tanrı’yı göstermekteydi.

Simyacılar için Güneş de büyük önem taşımaktaydı. Güneş bazılarına göre hayatın kaynağı , hatta Tanrısal sözün görünebilir hali idi. Bu nedenle, simyacılar Dünya merkezli evren teorisinden Güneş merkezli teoriye geçişte fazla zorlanma yaşamamışlardır.

Simyada bir önemli ayrım da dişil/eril ya da dişi/erkek ayırımıdır. Bazı simyacılar İlk Çağdaki bir düşünceyi savunmuşlar ve Tanrı’nın yaradılıştan önce hermafrodit olduğunu ve yaradılışla birlikle erkek ve dişi olarak ayrıldığını iddia etmişlerdir. Buna göre Güneş eril, dünya dişildir. Aslında dişil özellik en çok Ay ile kendini belli etmektedir.

Simyadaki bir başka düalite de macrocosmos / microcosmos ‘dur. Bu ikisi arasındaki benzerlik de daha önce gördüğümüz gibi ifadesini zümrüt tabletlerde bulmuştur. Bir başka görüş de insanın doğuşunun evrenin doğuşuna benzediği yönündedir.
Simyadaki bir önemli kavram da düalitenin yanında üçlemedir. Ünlü simyacılardan Robert Fludd “Üç dünya vardır : arketipler dünyası, macrocosmos ve microcosmos; yani, Tanrı, Doğa ve İnsan.” demektedir.

Bu üçleme elementlerde de karşımıza çıkmaktadır. Nasıl Tanrı’da bir üçleme var ise insanda da ruh,can,beden olarak üçleme vardır. Bunun elementler dünyasına yansıması ise , Kükürt, Tuz ve Cıva şeklindedir. Burada anlaşılması gereken bildiğimiz anlamda kükürt, cıva ve tuz olmamakta, ancak bunların temsil ettiği prensipler olmaktadır.

Aslında kükürt ve cıva iki karşıt prensip olup aralarında tuz ortayı temsil etmektedir. Kükürt aktif olanı temsil etmekte olup erildir. Cıva ise tam tersi olarak pasif olanı temsil etmekte olup dişildir. Tuz ise ikisini arasında bir bileşim olup , gövdeyle ruhun bağlanması gibi bağlayıcı bir görev yapmaktadır.


Kükürt – Cıva karşıtlığı aşağıdaki gibi de özetlenebilir : (Hutin)
Kükürt > Eril – Aktif – Sıcak – Sabit
Cıva > Dişil – Pasif – Soğuk – Uçucu
Bazı simyacılara göre bu prensipler baba/anne düalitesini göstermekte ve ayrı duran bu prensipler , çeşitli şekillerde birleşip yeni maddelerin oluşmasını sağlamaktadırlar.
Bazı simyacılar üç prensip ile dört elementi birleştirmeye çalışmışlar ve aşağıda özeti görülen sonuca varmışlardır (Albert Poisson , Théorie et Symboles des Alchimistes, Paris,1891) :
Kükürt Toprak (Görülebilir, Katı)
(Sabit) Ateş ( Gizli,sübtil)
Tuz Ether
Cıva Su (görünür, likit)
(Uçucu) Hava ( Gizli,gaz)
Bu arada dikkat edilmesi gereken bir nokta da simyada her sıvının Su, her katının Toprak, her gaz Hava ve de her ısı kaynağı Ateş olarak adlandırılabildiğidir.

Pratik Simya

Simyanın en bilinen ve en yaygın şekli pratik simyadır. Simya pratiğini gerçekten bilinçli ve dönemine göre oldukça bilimsel yapan üstadların yanı sıra bir çok maceraperest de bu konu ile uğraşmışlardır. Ancak o dönemden kalma prensipler, özellikle de metodlar günümüz kimyasına da temel oluşturmuştur.

Simyacı için amaç Felsefe taşını elde etmektir. Ancak bunu elde edebilmesi uzun ve zahmetli bir iştir. Simyacı uzun proseslerden geçireceği ilk maddesini dikkatli seçmek zorundadır. Latince Materia Prima diye adlandırılan ilk madde çalışmanın başarıya ulaşabilmesi için çok büyük önem taşımaktadır. Pratik simyada genelde uçucu ve hareketli olarak Cıvaya karşılık gelen ilk madde, ezoterik olarak da çırağı, inisiyasyona alınacak, mükemmel olmayan, kişiyi temsil etmektedir.
Simyacı kendi laboratuarını da kendi kurmak zorundadır. Aletlerini kendi temin etmeli ve laboratuarını bütün gözlerden uzak bir yerde oluşturmalıdır.

Simyacı için çalışmalarına başlayacağı zaman çok önemlidir. Simyacılar genel olarak İlkbaharda Güneş Koç burcundayken çalışmalarına başlarlar. Bazen Boğa ya da İkizler de çalışmak için uygun zaman olmaktadır. Ancak, İlkbahar doğanın canlanmaya başlamasını, bir tür doğumunu sembolize ettiği için, böyle bir çalışma için de en uygun zamandır.

İlk madde ile uygun zamanda çalışmaya başladıktan sonra, gelen aşama hasta olan metalin temizlenmesi, arınması işlemidir. Bunun için gizli ateş , ignis innaturalis gerekmektedir. Bu elleri ıslatmayan su ya da alevsiz yanan ateş diye açıklanmaktadır.

Bütün bunlar hazırlanıp uygun şekilde hazırlandıktan sonra hermetik olarak kapatılmış bir kap içine , ya da yaygın adı ile Filozofik yumurtanın içine konduktan sonra, tıpkı kuluçkada olduğu gibi burada sabit bir sıcaklıkta beklemek üzere, Athanor adı verilen fırının içine konur. Yumurta aynı zamanda yaradılışın da bir sembolüdür.
Burada da görüldüğü gibi pratik simya ile ezoterik simya arasında büyük bir paralellik vardır. Adayın yetişebilmesi için içinde yakmayan bir ateş olması gerekmektedir. Hermetik kap ise dış etkilerden uzaklaşmayı temsil etmektedir. Yumurta sembolizmi ise zaten adayın yeniden dünyaya geleceğini göstermektedir.
Bazı simya metinlerine göre de Materia Prima içinde Cıva ile belirtilen pasif prensibin yanında Kükürt ile belirtilen aktif prensip de vardır ve bunlar yumurtanın içinde etkileşime girerler. Daha sonra bunların ölümü ile Bilge Cıvası doğar. Bu siyah olandır. Bu yine mükemmel bir metal değildir , ancak bu da bir aşamadır. Daha sonraki aşamada ise beyaz olan açığa çıkar. Albedo diye adlandırılan bu beyazlık aşmasında Rosa Alba, Beyaz Gül ortaya çıkar. Bu aşamanın sonucu kırmızı olan Bilge Kükürdü ile tamamlanır. Son aşama ise Kırmızı kükürt ile beyaz cıvanın birleşimidir. Bu Kutsal birleşme sonucu Felsefe taşı ortaya çıkar.

Bazı metinlerde Felsefe taşı “AZOT” olarak adlandırılır. Bu doğal olarak bildiğimiz azottan farklıdır. Felsefe taşı bütün maddelerin başı ve sonu olarak görülmektedir. Bu yüzden Azot sözcüğü de bütün alfabelerde ortak olan A ile başlamakta, sırası ile Latin , Yunan ve İbrani alfabelerinin son harfleri olan, Z,O ve T ile bitmektedir.
Simyanın pratiğine de baktığımızda ezoterik yön açığa çıkmaktadır. Bu aşamalar aslında adayın inisiyasyon yolunda kat ettiği mesafedir.

Simya tarihi

Simyanın tarihi çok eski devirlere uzanmaktadır. Aslında ilk devirlerde kimya ve simya tarihi ortaktır denebilir. İnsanın ilk bu kavramlar hakkında düşünmesi ve kullanması kuşkusuz ateşin elde edilmesinin öğrenilmesi ile başlamıştır. Daha sonra metalleri kullanmayı ve doğal halinden saf haline getirmeyi öğrenen insan zamanla madde üzerine düşünmeye başlamıştır.

Aslında metallerin maden filizinden elde edilmesi de ezoterik simyada sık kullanılan bir örnektir. İnsan da filiz içinde saflaştırılmayı bekleyen metal gibidir denir.
Her durumda, madenin filizden ayrılması , simya için önemli bir örnek oluşturmuştur. Filizinden ayrıştırılan metalin geçirdiği evreler gibi , altın da pisliklerinden arınabilir diye düşünülmüştür.

Simyanın tarihi altının maden filizinden elde edilmesiyle başlar diyen görüş bir yana , tarihçiler simyanın Mısır’da doğduğu konusunda ısrarlılardır. Aslında Mısır’da altın elde etmek bir ruhban sınıfının elinde olduğundan iki görüş de birbirine yakın kabul edilebilir. Doğuda, Çin ve Hint’te de simyanın varolduğu bilinmektedir. Ancak biz kendimizi simyanın batı dünyasındaki tarihi ile sınırlayacağız.

İlk simya bilgilerinin Hermes Trimegistus, Üç Kere büyük Hermes, tarafından verildiği söylenir. Bu ise daha önce de belirttiğimiz gibi , insanlığa bütün bilgileri veren Mısır tanrısı Thoth’un Yunanlaşmış halinden başka bir şey değildir. Hermes Trimegistus Orta Çağ simyacıları tarafından tanrısal bilgileri bilen ve veren, ilk mürit olarak görülmüştür.

Orta Çağ boyunca varolan simya sadece Mısır’dan gelme değildir. Karmaşık bir kökeni vardır, daha doğrusu bir çok kültürden farklı şekillerde etkilenmiştir.
Yunan kültüründen simyaya geçen en önemli teori elementler teorisidir. Eski Yunan’da maddenin yapısı ile ilgili iki önemli teori gelişmiştir. Bunlardan biri atom teorisi öteki de elementler teorisidir. Kökenleri daha eskiye de dayansa dört elementin teori haliyle sunulması Eski Yunan’da olmuştur.

MÖ Yedinci yüzyılda yaşayan Thales , doğanın akıl ile anlaşılabileceğini savunmuş ve suyun dünyanın ana prensibi olduğunu iddia etmiştir. MÖ 610-545 yılları arasında yaşadığı düşünülen Anaximandros apeiron diye adlandırdığı amorf bir prensibi ortaya atmıştır. Anaximenes ise her şeyin kökeninde hava olduğunu söylemiştir. Heraklit’e göre ise bu prensip ateştir.
MÖ 540-450 yılları arasında yaşayan Parmenides ise daha ilginç bir görüş geliştirmiş ve evrenin aslında Tek olduğunu ve farklı görüntüler aldığını savunmuştur. En büyük karakteristiği hareketli olması , devamlı form değiştirmesidir.

MÖ 485-425 yılları arasında yaşayan Empedokles için ise ateş, hava,su ve toprak maddeyi oluşturan dört elementtir ve aşk adı verilen çekim kuvveti ile Parmenides’in evrenine benzeyen evreni oluştururlar. Ancak Nefret adı verilen itim kuvveti ile itildiklerinde çözülmeler olur.
Dört element düşüncesinin Orta Çağlar boyunca varolan şekli kuşkusuz Platon’un ve özellikle de Aristo’nun eseridir. Platon elementleri geometrik formları ile ortaya koymaya çalışmıştır. Ancak simyadaki teori büyük ölçüde Aristo’nun teorisidir.

MÖ 384-424 yılları arasında yaşayan Aristo, bir çok konuda olduğu gibi dört element teorisi ile de Orta Çağ boyunca tek otorite olarak kalmıştır. Aristo’ya göre ilk madde çeşitli formlar alabilmektedir. Bu alınan formlar da bazı temel özelliklere bağlıdır. Bu özellikler dört tanedir : Sıcak, soğuk, kuru, ıslak. Buna göre
Ateş : Sıcak – Kuru
Hava : Sıcak – Islak
Su : Soğuk – Islak
Toprak: Soğuk – Kuru
olarak özellik gösterirler. Bu da simyada kullanılmıştır.

Aristo ile olgunluğa ulaşan elementler teorisi ve Mısır kaynaklı simya İskender’in fetihleri ile beraber karşılaşma olanağı bulmuş ve bir senteze ulaşmıştır. Bu senteze doğu kökenli okültizm, Yahudi ve Hristiyan mistisizmi de karışarak, Orta Çağdan itibaren simyacıların temel teorilerini oluşturmuşlardır.
Yunan-Mısır sentezi simya ile ilgili en önemli belge MS. üçüncü yüzyıldan kaldığı sanılan Leyden papirüsüdür. Dördüncü yüzyıldan itibaren ise simya eğitimi yaygınlaşmıştır. Özellikle Panopolis’li Zosimus simyayı daha ritüelik bir hale getirmiştir.

Bu dönemde, özellikle İskenderiye’de simya üzerine bir çok eser ortaya çıkmıştır. Bu eserler arasında Hermes, İsis gibi tanrısal kişiliklerin yazdığı varsayılan eserlerin yanı sıra Keops gibi hükümdarların, Platon, Pythagoras, Tahles gibi filozofların ya da Zosimus gibi simyacıların yazdıkları söylenen eserler de vardı. Bunlar Felsefe taşından ve ölümsüzlükten de söz etmekte , aynı zamanda simyanın ezoterik yanını da ortaya koymaktaydılar.
Simya daha sonra Bizans’ta da varlığını sürdürmüştür. İmparator Heraklius Simyayı desteklemiştir. Ancak Bizans’ta simya çok gelişememiş, daha sonra da Batıya geçmiştir.

Arapların Mısır’ı işgal etmesi , simyanın İslam dünyasına da girmesini sağlamıştır. Arap kültüründe İslam öncesinde simya hakkında yazılan eserler bilinmemekle birlikte, Mısır’ın işgalinden sonra bu konuda yazılan eserlerde bir patlama olmuştur. Bütün İslam dünyasında Arapça tek resmi dil olduğu için , eski Mısır ve Yunan eserlerinin Arapça’ya yapılan tercümeleri de bütün İslam dünyasına yayılmış, bu konuda çalışmaların çoğalmasını sağlamıştır.

Müslüman simyacılar arasında en tanınmışı kuşkusuz Batıda Geber adıyla tanınan Abu Abdullah Cabir ibn Hayyan’dır. Cabir’den kalan eserlerin bir bölümü Corpus Jabirianus adıyla toplanmıştır. Çoğu kaybolan bu yazılarda simya kadar İslam’ın ezoterik açıklamalarının da varlığı bilinmektedir. Cabir bu yazılarda ezoterik bilgi vermesine rağmen olabildiğince açıklama yapmıştır.

Simyanın Orta Çağ Avrupa’sına geçişi göreceli olarak daha geç olmuştur. Özellikle Arap istilaları ve Haçlı seferleri sırasında bu kültürle tanışan Batı dünyası Orta Çağın sonlarına doğru simya ile ilgilenebilmiştir. Simya anlamına gelen Alchemy/Alchimie sözcüğünün ve simyada kullanılan Alkol, Alambik, Elixir gibi sözcüklerin Arapça’dan gelmiş olması da bu kökeni ortaya koymaktadır.

On üçüncü yüzyılın ilk yarısından itibaren Fransisken manastırlarında simya yaygınlaşmaya başlamıştır. Buradan Robert Grossetête tarafından Oxford’a da geçen simya, burada da popüler olmuş ve Robert Grossetête’in öğrencilerinden biri olan Roger Bacon da bu konuda oldukça sivrilmiştir. Simya kadar astroloji ve okült bilimlerle de ilgilenen Bacon sonunda kilisenin de dikkatini çekmiş ve bu yüzden hapse girmiştir. Daha sonra gizemli bir şekilde ortadan kaybolan Bacon, simyacıların ölümsüz olduğu konusunda rivayetlerin çıkmasına da neden olmuştur.

1240 – 1311 yılları arasında yaşamış olan ve Rosarium Philosophorum adlı eserin de yazarı olan Arnaud ve Villeneuve de bu konuda zamanının tanınmış isimlerindendir. Villeneuve simya kadar astroloji ve tıpla da uğraşmıştır. Eserleri ise ölümünden sonra yakılmıştır. Villeneuve’den etkilenen iki Fransisken de simya konusuyla ilgilenmişlerdir, bunlar Raymond Lulle ve Jean de Rupescissa’dır.

Fransiskenler kadar Dominikenler de simya ile ilgilenmişler ve 1193-1280 yılları arasında yaşayan ve Büyük Albert adıyla da anılan Albert de Bollstaedt Dominikenlerin arasından çıkmıştır.

Her şeye rağmen On üçüncü yüzyılın sonuna kadar simyacılar manastırlarda rahat rahat simya ile ilgilenebiliyorlardı. Ancak zamanla simya kilisenin tepkisini çekmeye başlar. Bu arada manastırlar dışında da simya ile ilgilenen kişiler türerler. Artık Hermes’in bilimi ile kilise karşı karşıya gelmeye başlar. Ancak Kilise önlemini almakta gecikmez ;1317’de Papa Jean XXII bir karar yayınlayarak (Spondent quas non exhibent) sahte altın yapanları ve simyacıları mahkum eder. Buna göre simyacılar fazlasıyla çoğalmışlardır.

Bu sırada gizemli bir kişinin simyanın sırlarını bulduğu konusunda bir rivayet yayılmıştır. Bu kişi Nicolas Flamel’dir. 1330 – 1418 yılları arasında yaşadığı söylenen Flamel , söylentiye göre “Yahudi Abraham” isimli , simyanın sırlarını veren bir kitap bulmuş, ve yıllarca karısı Pernelle ile uğraşarak buradaki şifreleri çözmüş ve bu sanatın sırrına vakıf olmuştur.

On beşinci yüzyılda gelişen simyada döneminin en önemli isimlerinden biri de Basil Valentin’dir. Yaşamı hakkında tam bir bilgiye sahip olamadığımız Valentin özellikle “On iki Anahtar” isimli eseri ile ünlüdür.

Simya Rönesans ile birlikte en yüksek noktasına ulaşmış ve bu dönemde Kabala , büyü, Yeni Plantonculuk gibi diğer ezoterik doktrinler de simyaya katkıda bulunmuştur. Bu dönem ayrıca Rose-Croix gibi gizli örgütlerin de ortaya çıktığı bir dönemdir. Bu dönemde Denis Zachaire,John Dee gibi ünlü simyacılar da ortaya çıkmıştır.

Dönemin en önemli ismi kuşkusuz 1493 doğumlu Paracelsus’dur. Maceralı bir hayat yaşadıktan sonra 1541 yılında hayata gözlerini yuman Paracelsus, kariyerine önce doktor olarak başlamış, bir çok maceradan sonra şifacılığı ile ün kazanmıştır. Doktor olmasına rağmen, simyanın tıptan ayrılamayacağını söylemiş ve doğa ve insan üzerine çalışmıştır. Macrocosmos ve microcosmos üzerine düşünce sistemini kuran Paracelsus, tuz, kükürt, cıva ile ruh, can, beden ilişkisini de savunmuştur. Ezoterik düşüncenin ifadelerini iyi bir biçimde ortaya koyan Paracelsus , Rose-Croix örgütünü de büyük ölçüde etkilemiştir.

On yedinci yüzyılda simya ile ilgili çalışmaların büyük bölümü Rose-Croix tarafından yapılmıştır. İngiltere’de de Robert Fludd bu düşünceyi sistematize etmiştir.
On yedinci yüzyıl sonundan itibaren ise okült bilimlere olan ilgi yavaş yavaş azalmış, materyalizm ön plana geçmiştir. Eski öğretiyi savunan örgütlerin varlığını sürdürmesine rağmen simya artık popülerliğini yitirmiştir.

Günümüzde simya artık mistik/ezoterik anlamı ile sürmektedir. Ezoterik düşünceler çağlara göre farklı şekillerde ortaya çıkabilir, simya da bunun özel bir türüdür. Zamanın doldurmuş ancak ezoterik içeriği ve sembolizmi ile yaşayan, tarihçilerin ilgisini çeken bir düşüncedir.

NAZAR

Inanisi binlerce yil öncesine kadar dayanan bir olgudur Nazar. Sözlük manasi bakmak, isteyerek beraberinde de imrenerek bakmak, göz atmak, yan bakis, negatif bakis olan Nazar Degmesine mahsus düsünce gerek derindir, gerek de oldukça çok eskidir.
Nazar, gerek bakislardan, gerek sözlerden ve gerek de negatif olan düsüncelerden kaynaklanmaktadir. Bazi zamanla ise nazarin pozitif düsünceden bile kaynaklandigi olmaktadir. Bu bitki, hayvan ve insanlar üzerinde negatif titresim frekansi olarak etkisini göstermektedir.
Buna neden olarak en çok bilinen durum, göz vasitasi ile yayilim gösteren negatif enerjidir. Bu ifade halk arasinda ugursuz bakis, yani kem göz olarak isimlendirilir. Ve bir de bu bakisa sözleri ekler isek, ortaya tehlike boyutlari oldukça çok yüksek bir durum çikmaktadir. Yine halk arasinda nazar degdi tabiri ise bu gibi durumlarin olusmasindan kaynaklanmaktadir.
Mesela, bir kisiye; Bu gün çok güzel görünüyorsun veya bu bardak çok güzelmis, ve bunun gibi sözleri söylerseniz beraberinde o kisi veya o bardak daha sonra bir zarar görür ise olay otomatik olarak insanlar tarafindan size dönecektir, insanlar bak iste bilmem kimin nazari degdi, o gelinceye kadar hiç bir sey yoktu ve de o konustuktan sonra bunlar meydana geldi, gibi kelimelerle sizi suçlayacaklardir. Bütün bu ve bunun gibi durumlarla güncel yasamimiza siklikla karsilasiriz.
Elbette ki bu tip keskin sekilde olan, etki gücü yüksek bakis yada söz söyleme kabiliyeti herkeste yoktur. Olan kisilerin ise büyük bir bölümü, böyle bir güce sahip olduklarini bile bilmezler. Inanilan su dur ki ; göz rengi olarak mavi renk olanlar, gözleri sasi veya sasi bakanlar, agzindaki disleri seyrek sekilde olan kisiler ve dogustan topal olanlar, halk arasinda nazarinin degdigine inanilan kisilerdir.
Tüm bu saydiklarimiz nazari degen kisiler, bir de kendisine nazar degen kisiler vardir ya da siklikla nazara ugrayan kisiler vardir diyelim. Iste bunlar, güzel kadin ve yakisikli erkekler, birbirine karsi uyumlu, yakisan yeni nisanli veya yeni evli çiftler, becerileri hayranlik uyandiran kisiler, is hayatlarinda basari sahibi olan kimseler, basarili ögrenciler gibi kisilerdir, bir de sevimli çocuklara ve bebeklere de çok çabuk nazar deger.
Nazara Karsi Alinacak Tedbirler :
Inanislara göre, nazarlik tabir edilen fetislerin negatif titresimsel olan etkilerini azaltacagi hatta tam olarak yok edecegi çok yaygindir. Bunlarin arasinda kem gözler için kullanilan en yaygin sey de mavi renkli bir boncuktur. Eski çaglarda Orta Asya inanislari neticesinde Göklerin Tanrisi olan Tengri Ülgen'in göklerde oturarak halkini kötülüklerden korudugu söylenirmis. Ve de iste bundan dolayi halklar gögün rengi olan maviyi kutsal saymislardir, saygi göstermislerdir. Bir rivayete göre de büyük lider Cengiz Han babasinin mavi bardaginda su içermis, mavi renk daha sonralari Selçuklular ve Osmanlilar döneminde de çok kullanilmistir, mavi çini üzerine ayetler yazilmak suretiyle türbe ve de medreseleri süslemislerdir.
Nazari geri yollamak bakimindan da el ve beraberinde el biçiminde nazarliklar kullanilmaktadir. Bunu uygulamada hedef, gözden gelen enerjinin parmaklardan çikan enerjinin içinde yok edilmesidir. Ve iste bu sistem, sag eli açik tutarak bes kere gözün içersine, bes kere gözün üstüne diyerek, bes olan parmak sayisindan hareketle bes köseli seylerin, mesela yildiz gibi nazara karsi tilsim olarak kullanilmasidir. Nazarlik ve beraberinde de süs esyasi olarak el seklinde pek çok degisik çesit tilsim vardir.
Tüm bunlarin yaninda pek çok hayvan organi, kemikler, bitkiler de nazara karsi kullanilmislardir. Halk arasina en çok yaygin olanlari ise sunlardir : At nali, köpek tüyü, yilan kemigi, balik kulagi, boynuzlar, kertenkele kuyrugu, yumurtanin kabugu, eski bir süpürge, eski elbise, sarimsak, üzerinde yedi delik bulunan boncuklar, hurma çekirdegi, kurt boncugu, kafa tasi ve benzerleri.
Yahudilerin ise Tanrinin eli diye nitelendirdikleri el biçiminde yapilmis nesneler, duvarlarina astiklari yine el biçiminde, orta kisminda mavi bir boncuk bulunan nazar kovuculari vardir. Yahudiler, bunlarin uguruna, yaptiklari islevlere oldukça çok inanmaktadirlar.
Müslümanlar da ise bu el biçimindeki nazar kovuculara Fadime Ananin Eli olarak isimlendirilmektedir.
Ön Asya Hiristiyanlari ise buna Meryem Ananin Eli adini takmislardir.
Hiristiyan ve Musevi toplumlarinda ise bu gibi tilsimlara Amulet denmekte,
Türkiye'de ise bunun gibi her tür olan amulete de "Nazarlik" denilmektedir.
Ayri yeten, göz ve beraberinde göz biçimindeki seyler de çogunlukla koruyucu tilsim olarak kullanilmaktadir.
Bütün bunlarin beraberinde bir de dogal taslardan ortaya çikan koruyucu tilsimlar da mevcuttur.
Nazar Degmesinden Dogan Rahatsizliklar ve Kurtulma Yöntemleri :
Kimi insanlarin Nazar Degmesi , kimi insanlarin da Göz Degmesi dedigimiz seylerin neticesi çogunlukla ani bas agrisi biçiminde bir belirti ile kendini göstermektedir. Bu gibi rahatsizlik durumlari artik tip dünyasi tarafindan da yavas yavas kabul edilmektedir. Insan gözünün yaymis oldugu isinlar, dikkatli bakislar, kiskançlik hatta imrenerek yapilan bakislar neticede yogunlasarak, karsi organizmanin atom moleküllerinin çalisma mekanizmasina tesir etmesi durumu nazarin bilimsel bakimindan açiklanmasini bizlere göstermektedir.
Nazardan korunmak bakimindan akla gelen ilk korunma biçimi, nazar degmesi muhtemel kisi veya nesneleri nazarinin degecegine inandiginiz kisilerden kaçirmaktir, yani kisacasi buna Kem Gözlerden kaçinmak diyebiliriz.
Halk inanisi arasinda ise yeni dogan bebekler kirk günlük olmadan sokaga veya tanimadik kisilerin karsisina çikarilmazlar, hatta sihhatli ve güzel çocuklari da elden geldigince imkanlar dahilinde nazarinin dokunma ihtimali olan kisilerin karsisina çikarmamak gereklidir. Sevgi ve hayranlik yüklü bakislar, asiri oksama ve öpmeler negatif neticeler verebilecegi inancina göre, hos sözler yerine halk arasinda maskara, çirkin gibi kötüleyici tarzda ters etkilesim yaratacak kelimeler kullanilmaktadir.
Gene halk arasinda yaygin olan bir deyim vardir, Elem Tere Fis, Kem Gözlere Sis, bu deyim nazari degmesi muhtemel olan kisiye karsi söylenmek suretiyle, gözünden çikacak olan enerjiyi bertaraf etmek maksadiyla kullanilan bir deyimdir ve bir de Masallah diyerek ardindan da tü, tü, tü gibi sesleri çikararak tükürme taklidi yapilmaktadir, bundan kötü gözlerin etkisini ürküterek kaçirma maksadi güdülmektedir. Küçük çocuklarin üstüne bir nazar boncugu veya bir masallah yazili olan bir seyler takmak da halkimiz arasinda oldukça çok yaygindir.

CADILAR
Genellikle kadin olarak düsünüler cadilara inanis, özellikle Ortaçag Avrupa' sinda pek yaygindi. Cadilar çesitli inanislarda geceleri dirilip insanlara kötülük yaptigina inanilan ölü olarak tanimlanir. Papa Innocent VIII. Cadi olaylarini inceletmek üzere papazlardan olusan bir kurul olusturur. Bu kurulun hazirladigi rapor XV. yy.' in inanç tarihi için çok önemli bir belgedir. Cadi Tokmagi (La Malleus Maleficarum, 1487) yayimlanan bu raporda söylendigine göre, asiri cinsel istek duyan kimi yasli kadinlar geceleri cadilik etmekteymisler, veya bu yasli kadinlar, insanlar arasinda yasayan ve gündüzleri niteliklerini belli etmeyip geceleyin cadilik eden yasayan ölüler (hortlak) mis.
Büyücülük yapanlarin da bu cadilar olduguna inanilmis ve cadi deyimi büyücü anlamina da kullanilmistir. Hiristiyanlik tarihinde büyücü avcilari gibi cadi avcilari da ünlüdür. Cadi sayilip yakilanlarin sayisinin milyonlari astigi tarihte yazilidir. Bir insanin cadi olup olmadigini anlamak için Hiristiyan dünyasinda yapilan islemler çok ilginçtir. Örnegin, vaftiz suyuna atilip da batmayanlar, vaftiz suyunun onlari istemedigi gerekçesiyle cadi sayilmislardir. Cadi inanci, ilk insan topluluklarindan baslayip günümüzde bile sürüp gitmekte olan çok yaygin olan bir bos inançtir. Magaralarda bulunan ilk cadi resimlerinin I.Ö. 30.000 yillarindan kalma oldugu düsünülmektedir. Bir ölünün hangi sebeplerle cadilastigi da ayri bir inanç konusudur. Örnegin, eski Türk'ler bir ölünün üstünden kedi atlarsa o ölünün cadilasacagina inanmislardir.

Günümüzde cadilar doga tabanli bir inanç sisteminin temsilcileri olarak yer alirlar. Bu açidan bakildiginda bütün cadilar birbirinin ayni inanç sistemini takip etmezler. Onlarin inanç sistemleri ya da gelenekleri genelde kendi toplumlarinin kültürlerini yansitir. Ve yine bir çogu, çoktanricilik inancina baglidir. Bunlar genelde, bagli olduklari kültürlerin tanri veya tanriçalaridir.
Cadi diye tabir ettigimiz bu kisilerden kimileri inanç sistemlerini kendileri yürütürken, bir kismi da Coven denilen gruplar içinde yürütürler. Onlarin deneyim ve bilgi birikimleri nesilden nesile, hep ayni çekirdek grup içinde birbirlerine miras olarak geçer.

Telekinezi: Beyin Gücü ile Cisimleri Hareket Ettirmek
Psikokinezi ya da ruhsal devim, sayilari çok az olan bazi yetenekli kisilerin bazen farkinda olmadan zihin gücüyle cisimleri hareket ettirme veya fiziksel olaylari etkileme yetenegi anlaminda teknik bir terimdir. Örnegin, zarlarin sürekli olarak alti düsürülmesi gibi. Ancak, eger zihin zarlari bu biçimde düsürebiliyorsa, zar döndügü sürece altiyi gösteren yüzünün ne yanda oldugunu anlamak için yine Duyu tesi basvurulmasi gerekir. Yoksa, ruhsal mesajin ne zaman gönderilecegi nasil bilinir? Bu tür bir sorun, tipki güdümlü mermideki güdüm mekanizmasi gibi bir mekanizma gerektirmektedir; yine de, bilindigi kadariyla, yalnizca birkaç yetenekli kisi bu gibi güç gösterilerinde bulunabilmektedir. Bugün bütün Duyu ötesi algi olaylarini ve açiklanamayan öteki bazi zihinsel güçleri tanimlamak için genel terim olarak paranormal (normalüstü) ya da çogu kez Yunan alfabesinin bir harfi olan psi terimi kullanilmaktadir.
Hareket ettirilen cisimler, sigara gibi ufak, basit cisimlerden duman gibi daha az somut maddelere kadar degismektedir. Bazi durumlardaysa, bir cismin içindeki moleküllerin hareket ettirildigi görülmektedir. Israilli Medyum Uri Geller’in ünlü kasik bükme gösterilerinin bir açiklamasi da bu olabilir. Molekül düzeninin degistirilmesi, madenin bükülerek sonunda kopmasina kadar varabilmektedir.
Psikokinezi'nin kolayca kabul edilmesini önleyen engeller, uzaduyumda oldugundan daha ciddi niteliktedir. Sinir sistemimiz çok ufak elektrik iletileriyle çalistigindan, baska birinin beynindeki bu ufacik sinyalleri algilamak için niteligi henüz bilinmeyen bir yetenege sahip oldugumuzu düsünmek o kadar güç degildir. Böyle bir yetenek yalnizca bugünkü bilgi düzeyimizden ileriye dogru bir adimlik bir asama anlamina gelmektedir. Oysa Ruhsal devimi açiklamak için bu çesit hiçbir uygun kuram yoktur. Hareket ettirilen cisimler çogu kez manyetik bile olmadigindan, bunlarin nasil hareket ettikleri tam bir bilmecedir.
Bir cismi zihin gücümüzle hareket ettirmeyi ilk denedigimizde, sizde böyle bir güç bulunsa bile, büyük bir olasilikla henüz zayiftir (öte yandan, örnegin kötü ruhlarin dadandigi sanilan evlerde geçen olaylarla ilgili kisiler, güçlü ama kontrol edemedikleri bir Psikokinezi (ruhsal devim) yetenegine sahiptirler). Önemli basarilar gerçeklestirmeye çalismadan önce,bulunabilecek en hafif cisimleri hareket ettirmeye çalisarak ruhsal devim yeteneginizi gelistirmek yerinde bir davranis olacaktir.
Duman, ruhsal devim yeteneginizi denemek için bulabileceginiz en hafif maddedir. Eger uzun bir kamistan, bardagin içine yavas yavas agizdaki sigara dumanini üfleseniz, bardagin dibinde bir duman birikintisi olusturabilirsiniz. Bardagin üstüne hava akimini kesen bir fincan tabagi da kapatirsaniz, duman orda birkaç dakika kalir. Simdi dikkatinizi dumanin üstünde yogunlastirin.dumanin ortada kabardigini ya da bardagin bir yanina toplandigini gözünüzün önüne getirmeyi deneyin. Bütün hedef maddeler arasinda en hafif olan bu dumanda belirgin bir hareketlenme yaratacak kadar talihli olabilirsiniz.
Sarkaci Hareket Ettirme:


Becerinizi daha somut bir cisimle denemek istiyorsaniz, çok hafif bir sarkaç yapabilirsiniz.önce bir izole bant parçasindan, yaklasik olarak bir bezelye tanesi büyüklügünde bir topak yapin. Parmaklariniz arasinda gergin tuttugunuz bir saç telinin ucunu da bu topraga bastirarak yapistirin. Saç teli topagin içine saglamca yapisacaktir. Saç telinin diger ucunu da, yapiskan bant yada zamkla bir bardagin dibine yapistirin. Bardagi bas asagi çevirdiginizde, camla korunan ufacik, duyarli bir sarkaciniz olacaktir. Simdi dikkatinizi sarkaç üzerinde yogunlastirin ve onu dokunmadan sallandirmaya çalisin. Büyük bir olasilikla bunu basaracaksiniz. Ama, yoksa dirseklerinizi masaya mi dayamistiniz? Su halde,bardagi yere koyun ve yeniden deneyin.Yine sallaniyor mu? Simdide bardagi hiçbir titresimin ulasamayacagi bir beton zemine koyun. Sarkaci hala sallandirabiliyorsaniz,sizde ruhsal
devim yetenegi bulunabilir (yine de, vücudunuzdaki statik elektrik yükünün sarkacin sallanmasinda etken olabilecegini gözden uzak tutmamak gerekir).
Yüzen Cismin Hareket Ettirilmesi:


Bir bardak sudan yararlanarak, baska bir duyarli ruhsal devim araci hazirlayabilirsiniz. Temiz bir bardaga çok dikkatle su doldurursaniz, yüzeysel gerilim sayesinde bardagin kenarlarindan biraz yüksekte berrak bir su yüzeyi elde edebilirsiniz. Ruhsal devim için seçtiginiz hedef cismi bu yüzey üzerinde yüzmeye biraktiginizda, ruhsal devim etkisi altinda cisim su yüzeyinde serbestçe dönecektir. Bu amaç için çesitli cisimler seçebilirsiniz.manyetik maddeleri denemek istiyorsaniz, suyun yüzeyine bir dikis ignesi birakin. Igne suyun üzerinde yüzecektir. Manyetik olmayan madenlerle deney yapmak için de, hedef olarak bir parça alüminyum çikolata kagidi kullanabilirsiniz. Ne kullanirsaniz kullanin, dikkatinizi hedefi su yüzeyinde tutmak ve döndürme üzerinde yogunlastirmalisiniz. Sarkaç deneyinde bazi dis etkenlerin oynadigi rolü görmüs oldugumuz için, herhalde artik dirseklerimizle masayi oynatmiyorsunuzdur.Ama acaba yüzünüzü, yayinladigi isi nedeniyle olusan ufak hava akimlarinin hedef cismin hareket etmesine yol açabilecegi derecede bardaga yaklastirdiniz mi? Agzinizdan yada burnunuzdan verdiginiz solugun bir hava akimi yaratmadigindan emin misiniz? Bir kavanozu tüm deney aracinin üzerine bas asagi kapatarak bu olasiliklari ortadan kaldirin ve deneyinizi sürdürün.

Birçok kisi zarlarin elverisli bir ruhsal devim hedefi oldugu kanisindadir; oysa, zarlarin yuvarlanirken hedef sayiyi tasiyan yüzlerin hangi yanda oldugunu bilmek için ruhsalgörünün gerekli olmasi ve zarlarin hareket ettirilebilmeleri yönünden oldukça agir cisimler olmalari gibi bazi sakincalari vardir. Zarlari plastik bardak içinde sallamakla, sonucu olumlu yönde etkileme olasiligini ortadan kaldirmis olursunuz. Önce tutturmayi istediginiz sayiya karar vermeli ve dikkatinizi bu sayi üzerinde yogunlastirmalisiniz. Bu sayiyi rastlantiyla tutturma olasiligi altida birdir. Deneylerin tekrarlanmasi, elde edeceginiz bir basarinin gerçekten ruhsal devim sonucu olmasi olasiligini arttiracaktir.
Öte yandan, özellikle üzerindeki noktalarin deliklerden olustugu zarlar ne de olsa hileli sayilir; çünkü, böylece altiyi gösteren yüz, zarin en hafif yüzüdür ve atildiginda rastlantidan beklenenden daha sik olarak üste kalacaktir. Bu sorunu çözümlemek için, rasgele seçilmis sayilari tutturmaya çalisabilirsiniz. Bunun için de, bir telefon rehberinin herhangi bir sayfasini açarak, alt alta dizilmis telefon numaralarinin bir ve alti arasinda olan son numaralarini bir kagida kaydedin. Bu rakamlar bizim amaçlarimiza uygun yaklasik bir gelisigüzel siralamayi saglayacaktir. Simdi kaydettiginiz bu rakamlari sirayla tutturmaya çalisin.
Uzaduyum ve ruhsalgörü deneylerindeki gibi, elinizden geldigi kadar çok sayida deney yapmali ve sonra toplam puaninizi yaptiginiz deney sayisina bölerek, rastlantidan beklenen altida bir basari oranini tutarli biçimde asip asmadiginizi anlamalisiniz. Aslinda, elde ettiginiz sonuçlarin gerçekten istatistik anlamlilik tasiyip tasimadigina karar vermek için, daha gelistirilmis istatistik analizlere gerek oldugunu da unutmamak gerekir.
Dünyamizi ziyaret eden bir çok ufak boyutda uzay araçlarinda hiç bir mekanik aksam bulunmamaktadir,son derece hafif özel alasimdan yapilmis bu araçlarda sadece basit navigasyon cihazlari bulunmaktadir. Bu örnek için Roswell de düsen uçan daire hakkinda yazdiklarimizi okuyunuz.Bu tür araçlarin personelinin telekinezik veya teleportasyon yetenekleri ile bu araçlari uçurabilme yetenekleri acaba varmidir.?Bu gün için bu araçlarin nasil uçtuguna dair henüz elimizde bir bilgi bulunmamakla beraber iki teori vardir, manyetik güçleri kullanan bir mekanizmaya sahipler veya teleportasyon veya telekinetik güçlerin kullanildigi bir mekanizma ile uçuyorlar.Tabi sadece küçük boyda olanlari kasdediyoruz..

Reenkarnasyon

Not : Aşağıdaki bilgiler sadece size bir fikir vermek için verilmiştir.Yüce dinimize göre reenkarnasyon yoktur.Bütün bu yaşananların
başka bir açıklaması olmalıdır.Sizlere tavsiyemiz reenkarnasyon konusunu sadece fikir sahibi olmak için okuyunuz
.
Bu sebeble sitemizde reenkarnasyon konusuna bu başlıktan başka bir yerde değinmiyoruz.
ÇEŞiTLi iNANIŞLARA GÖRE REENKARNASYON
Insanlar tekamül etmek için tekrar dogarlar. Ruh bütün evrenlere dagilmis olan Tanri Kanunlari'ni, insan bedenini kullanarak arastirir ve ögrenmeye çalisir. Fakat bu bilgi tek bir hayat içerisinde elde edilemez, çünki bilgi sonsuzdur. Ruhlar, evrenin her yerinde tekrar tekrar dogarlar. Her tekrardogusunda biraz daha bilgi ve tecrübe kazanarak yükselir. Gerileme yoktur, yani insan gene insan olarak dogar; ceza olsun diye bitki ya da hayvan bedeninde dogmaz. Ruh, insan degildir; ruh, bitki ya da hayvan da degildir. Bunlar tekamül araçlaridir. Bunun için ruh, bitki, hayvan ve insan bedenlerini kullanir. Her tekrardogus yeni bir role bürünmektir. Ruh, her seferinde dünya sahnesinde yeni bir rol oynar ve isi bitince çekilir.
Geçmis hayatlarimizi neden hatirlamiyoruz? Çünki unutan bedene ait hafizadir; ruha ait olan hafizamiz hiç bir seyi unutmaz. Yeni bir bedenle, yeni bir hayata baslayan ruhun, dünya hayatinda basarili olmasi için geçmis yasamini unutmasi gerekir. Geçmis yasamlari hatirlamak, simdiki hayatimizin sebebini bilmek demektir. Halbuki dünya hayatinin gayesi, deneye yanila çaba göstermek ve tecrübe kazanmaktir. Bu sebeple geçmis hayatlarimizi unutmamiz büyük bir kolayliktir.
Geçmis hayatlar kendiliginden ve deneysel olarak hatirlanabilir.
Gerçek adalet tekrardogusla saglanir. Çünki evrenin idaresi; bazi insanlara uzun ömür, zenginlik, saglik, güzellik ve sans dagitirken, bazilarina kisacik bir ömür, fakirlik, hastalik, çirkinlik ve bahtsizlik vererek keyfi davranan bir tanrinin elinde olmadigi gibi, tesadüflerin elinde de degildir. Evrende her sey Tanri'nin koydugu Kanunlar'la islemektedir. Tesadüf yoktur. Iste, gerçek adalet, Sebep-Sonuç Kanunu'na göre saglanir. Daima bir Tanrisal Dengelenme vardir. Yukaridaki maddi degerler, ruhun bilgi ve tecrübesini artirmaya yarayan vasitalar olup, hepsi dünyada kalacak olan göreceli degerlerdir.
Insan kaderini kendi olusturur. Çünki Tanri, varliklarini bu kabiliyette yaratmistir. Maddesel evrende her sey Sebep-Sonuç Kanunu'na göre yürür. Bu kanun geregi, ne ekersek onu biçeriz. Yasadigimiz bütün olaylar, basimiza gelen her sey, daha önceki hayatlarimizda yaptiklarimizin dogal sonucudur. Bir hayatin sonucu, gelecek hayati hazirlar. Bir hayat kendisinden önceki hayatin sonucudur. Tanri kimsenin alnina kara yazi yazmadigi gibi, kimseyi kayirmaz; dili, dini, cinsiyeti, irki ve milliyeti ne olursa olsun, bütün insanlar O'nun nazarinda birdir. Insan, kendi bilgi ve görgüsüyle sinirli hür bir iradeye sahiptir; yani seçme yapabilir. O halde Sebep-Sonuç Kanunu'na göre iyilik de, kötülük de insandandir ve asla bir adaletsizlik söz konusu degildir. Ne kadar istirapli olaylar yasarsak yasayalim, ne baskalarini ne de Tanri'yi suçlama hakkina sahip degiliz. Çünki her seyin sorumlusu insanin kendisidir. Seçmenin sorumlulugu insana aittir.
Insana hatalarindan dolayi ceza degil, telafi imkani verilir. Çünki mükemmel olan Tanri, mükemmel olan ruhu, maddesel tecrübesizliginden dolayi azarlamak ve cezalandirmak için yaratmamistir. Evrenin hiç bir kösesinde ruhu yakabilecek bir ates mevcut degildir. Dünyada beden vasi tasiyla tekamül etmekte olan ruh, dünyanin sartlari geregi ancak deneye yanila, hata yaparak bilgi edinebilmektedir.
Aslinda hepimiz kostümlü ruhlariz
Reenkarnasyon inancina göre ruhlar, dünyaya her gelislerinde degisik bir 'kostüm' giyiyor. Bu, bir önceki hayatlarinda yaptiklarina göre, insan da olabiliyor, havvan ya da bitki de... Kisacasi ruh, ilk hayatta 'ne ektiyse', ikinci hayatta 'onu giyiyor'...
Ayten Görgün
Reenkarnasyon... Yani ölümden önceki ve sonraki hayatlar... Bazilarina göre bilim, bazilarina göre hurafe... Insanoglu binyillarca ölümün herseyin sonu mu yoksa yeni bir hayatin baslangici mi oldugunun yanitini aradi.
Bu Dogu inanci Bati dünyasinda da hizla taraftar buldu. Geçtigimiz yil Fransiz La Nouvel Observatuer Dergisi'nin yayimladigi anket sonucuna göre Avrupa'da her bes kisiden biri yeniden dogduguna ya da dogacagina inaniyor. Polonyalilar yüzde 32 ile birinci sirada. Ingiltere ve Fransa yüzde 24, Italya ve Almanya ise yüzde 19. Ayrica Amerika'da reenkarnasyona inananlarin yüzde 25'i düzenli olarak kiliseye gidiyor, yüzde 26'si koyu Protestan, yüzde 28'i koyu Katolik.

Neleri bulacaksiniz?
Bu yazi dizimizde reenkarnasyonu konunun taraflarindan dinleyip, herkesin aklina takilan sorularin yanitlarini bulacaksiniz...
Bunlarin arasinda 'Ölümden sonra hayat var mi?', 'Yeniden dogus mu kisilik parçalanmasi mi?', 'Ruhlar bedeni kullaniyor mu?', 'Ruhlar ölmek bilmiyor mu?', 'Reenkarnasyon Nirvana'ya ulastirir mi?', 'Kur'an ve Incil'de reenkarnasyon var mi?', 'Batili ünlü reenkarneler kim?', 'Hipnozda neler yasanir?' gibi sorularin yanitlari da var...
Fransizca kökenli bir kelime olan reenkarnasyon, ölümden sonra ruhun insan, hayvan ya da bitki biçiminde bedenlenerek bir ya da daha çok kez yeniden dünyaya gelmesi anlamini tasiyor. Bu inanca göre ölenlerin ruhlari evrimlerini tamamlayana kadar dünyaya defalarca gelip gidebiliyor. Bedeni kostüm olarak kabul eden ruhlar, dünyaya her gelislerinde degisik kostüm giyiyor. Insan olarak bir takim deneyimler yasayan ruh, öldükten sonra yaptiklarina göre yeniden bedenleniyor. Ikinci üçüncü hayatlarinda yasayacaklari, geçmis hayatlari tarafindan belirleniyor. Yani ruh, 'neyi ekerse onu biçiyor'.

Ölümsüz olan ruhtur
Tarihi binlerce yil öncesinin Hint felsefesine kadar giden reenkarnasyon, bazi dinlerde de eskiden beri var olan bir inanç.
Asya kökenli din ve felsefelerin karakteristik özelligi olan reenkarnasyona en çok ilkel dinlerde rastlaniyor. Hinduizm ve Budizm'de, reenkarnasyon için her varligin insan bedenine ulasincaya kadar 8 milyon 400 bin degisik yasam formundan geçmesi gerektigine inaniliyor.
Bazi inanç sistemlerinde yeniden dogusun insan bedeninde, bazilarinda ise hayvan ve bitki olarak gerçeklesecegi savunuluyor. Ama ruh hep bir bedenden ötekine geçerek yasamaya devam ediyor.
Bu ögreti yeni dinlerde de kabul görüyor, ahlak ve yasamin anlamini reenkarnasyonun sundugu iddia ediliyor.

'Nirvana'ya nasil ulasilir?
Reenkarnasyona inanan baslica dinler Hinduizm, Caynacilik, Budizm ve Sihlik gibi Asya dinleri.
Bu dinlerin kabul ettigi 'karman' adi verilen ögretiye göre herkesin simdiki yasamindaki davranislarinin sonucu sonraki yasaminda ortaya çikiyor. Hinduizm'e göre reenkarnasyon çevrimi (samsara), ancak kisinin 'kurtarici dogruyu' yani Atman (bireysel ruh) ile Brahman (mutlak ruh) arasindaki özdesligi kavramasiyla son buluyor.
Mutlak ruh inancini paylasan Caynaciliga göre 'karman'in yogunlugu kisinin eylemleriyle belirleniyor. Bu nedenle her ruh göçünden sonra eski 'karman'in yükü yeni 'karman'a ekleniyor. Bu çevrim çesitli dinsel disiplin uygulamalari yoluyla ruhun kendisini özgürlestirmesi ve kurtulmus ruhlar arasina katilmasiyla sona eriyor.
Budacilik ruhlarin bedenden bedene geçtigi inancini paylasiyor. Insan ruhu ölümle birlikte yok oluyor. Ama ölünün 'karman'i yasiyor ve bir ana rahminde bir 'vicnana'ya (ruhun yeni bir bedene göç eden bölümü) yani ruh göçü çemberinden kurtularak arzularin tümüyle söndügü 'nirvana'ya (insani aci çekme, yanilsama ve bilgisizlikten kurtaran ve bu dünyadaki tüm isteklerin silenmesi ile gerçeklesen durum) erisiyor.

Batili ünlü reenkarneler
Birçok yazar, bilim adami, doktor, filozof, psikolog, sair, siyasetçinin reenkarnasyona inanmasi ve bunu çesitli eserlerinde islemeleri bu inanca ilgiyi arttiriyor.
Batili ünlü reenkarnelerin basinda Eflatun, Pisagor, Dante, Goethe, Nietzche, Jung, Empodogles, Napolyon, Salvador Dali'ye kadar birçok isim var. Bugün dünyanin dört bir yanindan çok sayida insan reenkarne olduklarini belirterek deneyimlerini paylasiyorlar. Bu inanç, Türkiye'de de oldukça yaygin. Dr. Bedri Ruhselman'in Metapsisik Tetkikler ve Ilimler Dernegi'nin kurmasi ile yayilmaya basliyor. Dernegin kurucusu Ruhselman, 1898 Istanbul dogumlu ve Çerkez kökenli. Dr. Ruhselman'in yazmis oldugu kitaplar içinde 'Ruh ve Kainat' adli bir eser de bulunuyor.
Reenkarnasyon, Ergün Arikdal tarafindan 1994'de kurulan, Insanligi Birlestiren Bilgiyi Yayma Vakfi (BILYAY)'in da ele aldigi konulardan biri. Vakif, 1960'dan bu yana her ay kesintisiz olarak yayin hayatini sürdüren Ruh ve Madde Dergisi'ndeki makaleler, Ruh ve Madde Yayinlari'ndan çikan kitaplar ve vakfin içindeki 3 bin eserlik kitapligi ile reenkarnasyon olaylarini anlatiyor.
Türkiye UFO ve Paraanormal Olaylari Arastirma Organizasyonu, Gizemciler Arastirma Grubu, Ruhsal Evrim Arastirma Grubu gibi birçok topluluk da, Türkiye'de reenkarnasyonla ciddi anlamda ilgilenen diger gruplardan.

Bizzat yasayanlar anlatiyor
'Önceki hayatimda bir hayvandim...'
Serbest gazeteci Pinar Yilmazerler, reenkarnasyona inananlardan. Önceki hayatinda 'ne' oldugunu nasil anladigini da, söyle anlatiyor:
'Sarlatan olmayan birinin beni uyutmasini, önceki hayatimda ne oldugumu ögrenmek isteyecek kadar reenkarnasyona inaniyorum. Bu konuyla ilgili çok sey okudum. Insanlarin reenkarnasyon öyküleri de bana saçma gelmiyor. Ayrica bedenler çözülse de ruhun hiçbir sekilde yok olmadigini düsünüyorum. Kanimca ruh yüzyillar boyu baska insanlara aktariliyor. Ben de yogun bir sekilde ilk defa bulundugum yerlerde 'Buraya daha önce de gelmistim' ya da yasadigim birseyi 'Bu ani daha önce de yasamistim' düsüncesini hissediyorum. Ya da hiç tanimadigim bir insandan durup dururken negatif elektrik aldigimi hissediyorum. Önceki hayatimda da bir hayvan oldugumu düsünüyorum. Çünkü aci çeken bir hayvani gördügümde aciyi adeta içimde hissediyorum. Bir de biçaklanmaktan çok korkuyorum. Biçaklanmanin yeri bile belli. Kalbimden degil karnimdan. Rüyalar da geçmiste yasadigimizin bir habercisi. Ayrica çocuk yaslarda ortaya çikan resim yapmak, enstrüman çalmak gibi yetenekler, önceki hayatlardan geliyor. Mozart dört yasinda piyano çalmaya baslamis. Niye sen ya da ben degil de henüz o yastaki dahi çocuk o oluyor?..'

Reenkarnasyon ve ilgili kitaplar
Özellikle 1990'lardan itibaren raflara reenkarnasyon ile ilgili kitaplar sikça eklendi. Bu kitaplarin bazilari ise söyle: Bilgelik Bilinci, Dogmadan Önceki Hayatimiz, Ruhçuluk ve Reenkarnasyon, Dünyadaki Kavga, Evrensel Yasa: Tekrar Dogus, Geçmis Yasamlar, Hayat, Ölüm ve Ötesi, Iman Esaslari Açisindan Reenkarnasyon, Karsi Tarafin Isigi, Kozmik Oyun, Zaman Kaymasi, Olagandisiyi Yasamak, Ölüm Dirilis ve Reenkarnasyon, Ölüm Yeni Bir Dogustur, Ölümden Sonraki Hayat, Paramhansa Yogananda ile Bilgelige Yolculuk, Reenkarnasyon, Fiziksel Astral, Evrim, Ruhçu Yanilgi, Ruhsal Alemin Isigi, Ruhunuz Daha Önce Benimle Yasadi, Sehitlerle ve Belgelerle Türkiye'de Tekrar Doganlar, Sevinç ve Güzellik Alemleri, Tibet'in Ölüler Kitabi, Yaraticinin Azameti ve Kur'an'daki Reenkarnasyon.

Internette eski yasam siteleri
Reenkarnasyon ile ilgili internette de sayisiz site var. Örnegin http://www.temizsite.com adli web sitesi, eski yasaminda kim oldugunu ögrenmek isteyenlere mizahi yoldan yardimci oluyor. Bunun için siteye girip dogum tarihinizi gün, ay ve yil olarak yazmaniz yeterli. Örnegin siteye göre ben, eski yasamimda bir erkektim. Önceki yasamimda Rusya'da M.S. 1575'de sezaryanla dogdum. Kuyumculuk ve saatçilik yaptim.'
Bir digeri de ne zaman öleceginizi söyleyen deathclock.com adli site. Bu site de sizden dogum tarihinizi yazmanizi istiyor. Klavyede enter tusuna bastiginiz anda size öleceginiz tarihi gün, ay ve yil olarak veriyor. Hatta sitenin bir sayaci da var. Sayaç, salise salise ömrünüzün tükenisini gösteriyor.

Mini dizi sözlügü:
o Budizm: Kuzeydogu Hindistan'da I.Ö. IV yüzyilin dinsel kusku, arayis ve çalkanti ortaminda bazi dini uygulamalara tepki olarak dogan dini inanis.
o Caynacilik: Adini Cina (muzaffer) sözcügünden alan dini bir görüs. Caynacilik da Budizm gibi reform hareketi biçiminde ortaya atildi. Budizm'in çagdasi. Cayna ahlaki üç temel ilkeye dayaniyor. Dogru görüs, dogru bilgi, dogru davranis.
o Hinduizm: Hindu halklarinin son 2 bin yildir gelistirdigi inanç ve görenekler ile toplumsal ve dini kurumlarin bütünü.
o Sih dini: Hindistan'da XV. yüzyil sonunda Guru Nanak tarafindan kuruldu. Sihizm, tek tanriya ibadeti gerektiren bir dindir. Tüm insanlarin esit olduguna inanir.
o Karma: Geçmis eylemlerin gelecekteki iyi ya da kötü sonuçlar doguracagini anlatir.
o Karman: Hint dinlerinin kabul ettigi ortak temel ilke. Insan yasaminin, birçok yasamlarin olusturdugu zincirin halkasi oldugu görüsüne dayanir. Bireysel yasamlarin her biri, kisinin daha önceki yasamdaki eylemleri tarafindan belirlenir.

'Avusturyali Silvia'ydim...'
Muhabirimiz Ayten Görgün, bir hipnoz seansiyla eski hayatina 'gitti'. Beyinde açilan bir ekranla baslayan bu yolculuk, 'sonunu' görmesiyle bitti... Iste adim adim, bu tüyler ürperten deneyim...
Londra'daki Horoscope of Art Okulu'nda 'okült bilimini' inceleyen ve 'Magnetizma Hipnoz' adi verilen bir teknikle 1 dakikada hipnoz eden Esin Uzer, beni de uyuttu.
Seans öncesi biraz tedirgindim. Bazi arkadaslarim böyle bir deneyimi yasamami dogru bulmuyordu. Esin Hanim önce kolay uyup uyumayacagimi test etti, ardindan 'aurami' açacagini söyleyerek, Hindistan'dan getirdigi bitkilerden hazirlanmis aurosomat isimli mis gibi kokan bir koku gezindirdi üzerimde.
Bir koltuga uzandim. Elime bir tür manyetik dalga yayan rose quartz isminde açik pembe renkli bir kristal verdi. Yesim tasiyla ellerimi ovdu. Esin Hanim, çakralarimda bir sorun olmadigini, uzun yillar yasayacagimi söyledi. Elini basima koyup manyetik enerji dedigi enerjiyi taç sakramdan vererek uyuttu.

'Önce renkler geldi..'
Gözümün içinde bir ekran açildi ve orada kare seklinde üzerime dogru gelen renkler gördüm. Sirasiyla kirmizi, mavi ve yesil. Ve sonra seans basladi:

Göbek bagini gördün mü?
Evet.

Nasil hissediyorsunuz?
Yalnizim, sessiz bekliyorum.

Huzurlu bir bekleyis mi bu?
Evet.

Simdi geçmis yasaminda geriye geri geri gidiyoruz...
Bir malikane var.

Nerede bu?
Avusturya olabilir.

Peki o ev size mi ait?
Hayir.

Kime ait?
Sahibi var, bilmiyorum.

Evle baglantiniz ne?
O malikanede yasiyorum.

Ne yapiyorsunuz?
Hizmetçiyim.

'Beni satiyorlar'
Adiniz nedir?
Silvia.

Peki aileniz nerede?
Yoklar orada.

Hangi sehirdeler, siz hangi sehirde dogdunuz?
Getirildim sanki oraya.

Bunu anlatir misin lütfen?
Herhalde oraya satildim.

Kim tarafindan?
Tüccar tarafindan.

Peki zenci misiniz?
Beyazim.

'Kocam çiftçi'
Kaç yasina kadar oradasiniz?
18 yasima kadar..

Hep o evde mi yasadiniz?
Ayrildim.

Nasil?
Evlendim.

Kiminle?
Çiftçiyle. Simdi küçük bir evde oturuyorum, yine oraya yakin.

Çocuklar?
Iki tane.

Isimleri nedir?
Dante ve Christin.

Ne kadar yasadiniz?
65 yasima kadar..

65 yasina kadar hep ayni evde hizmet ettiniz; öyle mi?
Çiftlikte 18 yasina kadar oradaydim, sonra evlendim kendi evimdeyim.

Kendi evinizde hayatiniz nasil bir hayatti?
Çiftlik hayatiydi.

'Ve ölüyorum..'
Hayvanlar falan mi var?
Hayvan görmüyorum.

Hayatiniz nasil geçiyordu?
Mutfaktayim, is yapiyorum.

Nasil bir kadinsin?
Zayif, uzun boylu.

Yüzün?
Daha bir Avrupali, yani sey, daha bir kumral.

Peki nasil öldün?
Kaya düstü.

Nasil oldu anlatir misin?
Ben kayanin altindaydim.

Ne yapiyordun orada?
Yol, yürüyorum.

Yürüyorsun, kaya düsüyor?
Evet.

Karnina mi isabet etti?
Evet, ama gencim yani 65 yasinda degilim.

Nasil öldün diye soruyorum.
Karnima düstü kaya parçasi.

Ama 65 yasinda öldüm dedin?..
Ama ben simdi Istanbulda'yim.

Efendim?
Yani, kaya Istanbul'da.

Geçmis yasaminda Silvia olarak nasil öldügünü soruyorum...
Simdi daglar, kayalar var, yol var. Yoldan gidiyorum kaya düsüyor.

Kaç yasindasin?
Kendimi genç görüyorum, yani 35'lerinde falan.

'Hiç aci çekmiyorum..'
35 yasinda mi öldün yani? Silvia kaç yasinda öldü?
Aslinda ben Silvia'nin yasliligini görmüyorum, Silvia hep genç.

Seni kim buldu?
Köylüler geliyorlar.

Kaya bir yerini ezdi mi?
Karnimi ezdi.

Sonra?..
Kalkamadim.

Eve mi götürdüler?
Eve götürdüler.

Çok aci çekiyor musun?
Hiçbirsey hissetmiyorum.

Peki ölüm ani nasil bir duygu? Aci birsey mi?
Hiç aci degil.

Peki öldükten sonra seni herhangi biri karsiladi mi?
Ben yataktayim etrafimda çocuklar ve komsular var.

'Yukarisi nasil?'
Bedenden ayrilma. Peki var mi bununla ilgili bir hatira?
Ben bakiyorum simdi.

Bedenine disaridan bakiyorsun.. Ne hissediyorsun?
Hiç, sey yani rahat.

Rahatladin. Sonra peki?
Yukari.

Yukari dogru giderken spiritüel bir varlik var mi?
Yok. Görmüyorum..

Yukarisi nasil bir yer?
Bulutlu yagmur yagacak gibi.

Ölüm aci bir deneyim mi?
Degil.

Diyecegin birsey var mi?
Elimdeki tas çok büyük.

Anlayamadim; hangi tas?
Su an tuttugum tas büyüdü.

Tamam enerji büyüdü onun için. Simdi aç gözlerini! Uyan uyan uyan...
'Yeniden dogdum..'

Ve uyandim. Yarim saat boyunca sanki her an uyanabilecek gibi hissettim kendimi ama gözlerimi de açamiyordum. Rüya gibiydi.
Hipnoz altinda gördüklerim deneyim mi, hayallerim mi bilemiyorum. Esin Hanim'a göre ben tecrübeli bir ruhmusum, yani birçok hayatim varmis. Kafam epey karisti. Tek bildigim, seans sonunda parmagimi kaldiracak enerjim kalmamisti. Ve o gece deliksiz bir uyku çektim, tipki yeni dogmus bir bebek gibi...

Islamiyet'e göre 'reenkarnasyon'
Kur'ani Kerim'de insanin ruh ve beden bütünlügü esas aliniyor. Insan ruh ve beden olarak yasami bir bütün seklinde yasayip, ölümden sonra da yine ruh ve beden bütünlügünde ahirete gidiyor.
Ancak Bakara ve Mü'min surelerindeki ayetler nedeniyle bazi arastirmacilar Islam'da reenkarnasyonun oldugunu ileri sürüyorlar.
Bakara Suresi'nin 28. ayetinde "Allah'i nasil inkar edersiniz. Siz ölüler idiniz, O sizi diriltti, sonra öldürecek ve yine diriltecektir, sonunda O'na döndürüleceksiniz", Mü'min Suresi'nin 11. ayetindeyse, "Rabbimiz bizi iki kez öldürdün ve iki kez dirilttin" deniyor.
Arastirmacilarin "Islam'da reenkarnasyon vardir" iddialarina gerekçe olarak da "Siz ölülerdiniz" ifadesi gösteriliyor.
Ancak Kur'ani Kerim'de, bu surelere ragmen tekrar bedenlenmenin olmayacagina dair ayetler de bulunuyor.
Mü'minun Suresi 99 ve 100. ayetleri "Diriltilecekleri güne kadar arkalarinda geriye dönmekten alikoyan bir engel vardir" diyor.

'Dönen, yasaga döner...'
Yine En'am Suresi'nin 27 ve 28. ayetlerinde de dünyaya geri dönmek isteyenler için sunlar söylenmis:
"Eger geri döndürülseler, yine kendilerine yasak edilen seylere dönerler. Dogrusu onlar yalancilardir."
Incil'de ise, öldükten sonra kisilerin herhangi bir yoldan eski evlerine ya da kentlerine geri gelemeyecegi hususu açikça ifade ediliyor. Incil'de ruhlar ve reenkarnasyondan bahseden Arasöz 12'ye göre, insanin ölümden sonra diger bir kisi ya da hayvanin bedeninde yasamaya devam etmesi söz konusu degil.

Mini dizi sözlügü
o Okült bilimi: Astral (manevi) alemde gizli olan herseyi inceleyen bilim.
o Hipnoz: Belirli bir teknikle kisiyi trans haline geçirip, beyin fonksiyonlarina telkinler vermek. Magnetik ve sözlü olmak üzere iki türü var.
o Aura: Insanlarin etrafini kundak gibi çevreleyen ruhsal enerji. Bunlarin geçirilen tekamül (ruhsal gelisim) karsiliginda alinan puanlara göre renkleri var. Hayvanlarin bu renkleri görüp, insanlara buna göre tepki gösterdigi öne sürülüyor. Kirmizi renk agresifligi anlatiyor. Katillerin, tecavüzcülerin aurasinin da koyu gri ya da siyaha yakin patlican moru oldugu ifade edilir.
o Çakra (shakra): Vücutta bulunan yedi enerji merkezi bu adla aniliyor. Kozmik enerjinin vücuda çakralardan girdigi söyleniyor. Basimizin üstünde taç, alnimiz üstünde üçüncü göz, bogazda bogaz çakrasi, gögüste gögüs, hara bölgesi denilen karinda karin, cinsel organlarin bulundugu yerde kök, vücudu topraklamaya yarayan ayaklarin altinda da taban adli çakralar var.
o Manyetik enerji: Herkeste bir manyetik enerji bulunuyor. Bunlarin dereceleri var. Kiminde 30, kiminde 100 Walt. Yüksek enerjisi olanlar bir digerini etkileyebiliyor. Bu tür insanlar esyalari yerinden oynatabiliyor, metalleri bükebiliyor, çakralari bozulmus kisilere enerjilerini transfer edebiliyor.
o Spiritüel: Sprit ruh demek. Spiritüel de ruhsallik anlamina geliyor.

Yeniden doganlarin bulusma yeri Hatay!
Reenkarnasyon konusunda arastirma yapan pek çok bilim adami solugu Hatay'da aliyor. Çünkü 'tekrar dogdugunu' iddia eden birçok kisi bu ilde yasiyor. Baska bedenlerde yeniden hayat bulanlar, 'geçmis günleri' anlatiyor...
Psikiyatri, önceki yasamlarinin oldugunu söyleyen insanlara 'dissosiyatif bozukluk' (çogul kisilik) hastaligi tanisi koyuyor. Istanbul Üniversitesi Tip Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dali ögretim üyesi Doç. Dr. Ilhan Yargiç da toplumda bu hastaligin görülme sikliginin sanildigindan çok daha fazla olduguna dikkat çekiyor.
Bu konuda yapilan arastirmaya göre; Türkiye'deki nüfusun binde dördünde çogul kisilik bozuklugu var. Örnegin; Istanbul'un nüfusunu 12 milyon olarak kabul edersek sadece Istanbul'da 48 binden fazla kisi bu durumda.
Bu arada basta Avrupa olmak üzere dünyanin birçok ülkesinde geçmis yasam deneyimleri, ölüm ve hastaliklarinin bir sonraki yasama etkileri üzerine arastirmalar sürüyor.

'Beyin kaydediyor'
Çok yeni bir veri olarak; Ingiliz nörolog Prof. Dr. Wilder Penfield, beynin yasam süresi içinde en küçük resimleri dahi kaydedip ani olarak saklandigini söylüyor. Bu da reenkarnasyon ögretisini güçlendiriyor: "Ölüm aninda beyin ile ruh arasindaki enerji bilgilerle beraber ruhsal frekansa geçer. Ruh bu birikimiyle öte âleme gider."
Ayrica baska ülke, zaman ve kisiliklerde yasadiklarini söyleyen, hatiralarini anlatan, mezarinda eski esyalarini buldugunu iddia eden insanlarin sayisi gün geçtikçe artiyor.

Bu ilin sirri ne?
Hatay ili, öldükten sonra dirilenleri inceleyen yabanci arastirmacilar için önemli bir kaynak. Avustralyali Dr. Yurgen Kail reenkarnasyon arastirmalari için Hatay'a gelip yeniden doganlarin öykülerini topluyor. Son 10 yildir kendini reenkarnasyona adayan yeniden dogus arastirmacisi Cevdet Rende'nin yakinda çikacak olan "Tekrar Doganlar" adli kitabindan Hatay bölümündeki öykülerin bazilarini sunlar:
o Ali Kara: Suriye'de ölüp Türkiye'de dogdugunu söylüyor. Hatay Raskiye köyü, 1972 dogumlu. Bir önceki hayatinda adi Cabir Rismen. Bilal ve Rahibe'nin oglu olarak Cennata köyünde dünyaya gelmis. 1947-1960 yillari arasinda yasamis. Kullandigi traktör devrilince ölmüs.
o Mehmet Aslan: 1987 dogumlu. Bir önceki hayatindaki annesi yeni dogan çocugu Mehmet'i rüyasinda görüyor. Arayip buluyor ve çocugu ailesinden istiyor. Mehmet, bir önceki hayatinda Ata Eryilmaz imis. Ata'nin anne babasi Habib ve Raya Eryilmaz'in iki çocugu var. Ata ve Nebil. Nebil 15 günlük iken ölüyor. Ata ise üniversiteyi kazandigi yil Asi Nehri'nde boguluyor.
o Ipek Kart: Hatay Döver köyünde, Besime adinda bir hamile kadin; öldürülüyor. Kocasi cezaevine konuluyor. Besime ise Inci-Sabri Kart çiftinin kizlari olarak Hatay'da dünyaya geliyor. Ilkokula giden Ipek'in güncesinden okuyoruz:
"Bundan önce de hayatim vardi. Döver köyünde, yeni evli, 8 aylik hamile bir kadindim. Adim da Besime Yayar idi. Esimle dügünümde takilan takilar yüzünden hep kavga ederdik. Altinlarimi bozdurup kamyon almak istiyordu. Beni sürekli dövüyordu. Bir gün yine altinlari istedi karsi çiktim dövdü. Evin damindaydik kocam beni itti, dengemi kaybettim asagiya düsüp öldüm. Ama geri döndüm, simdi adim Ipek Kart ve 12 yasimdayim."


'Beni bu topraklara diger hayat getirdi'
Çocuklugundan beri reenkarnasyona inanan piyanist-besteci Anjelika Akbar anlatiyor: "Inaniyorum çünkü, bu evrene kendimizi ve evrenimizi bilmek için geliyoruz. Bu uzun bir süreç ve bunu tek bir hayat içinde gerçeklestirmek mümkün degil. Milyonlarca yil bir ruh geliyor gidiyor ve tecrübe ediyor. Insan her geçmis hayatindan yari yariya tanidiklarini getiriyor. Örnegin annemiz muhakkak bir önceki hayatinizda sizin iliskide oldugunuz biri olabilir. Hiçbir sey tesadüf degil. Ben de ta hayatin baslangicindan beri varim. Önceki hayatlarimda kim oldugumu söylemeyecegim. Nasil ki simdiki özel hayatini anlatmazsiniz bunun gibi bir sey bu. Küçüklügümden beri birçok seyi yasiyorum onun üzerine hem Rusya hem de Hindistan'da yillarca egitim gördüm. Hepimizin binlerce hayati var. Örnegin ben Türkiye ve Anadolu'yu çok seviyorum. Çünkü bu topraklarda ilk defa yasamiyorum. Hayat beni buraya bir daha getirdi. Burada kaç hayatimdan arkadaslar buldum..."

'Reenkarnasyon Islamla bagdasmaz'
Islam ile reenkarnasyonun hiçbir birlesecek yani yoktur" yorumunu yapan M.Ü. Ilahiyat Fakültesi Dekani Prof. Dr. Zekeriya Beyaz söyle diyor:
"Kur'an-i Kerim'de reenkarnasyonu reddeden çok sayida ayet var. Çünkü Islam'da insanlarin öldükten sonra dirilecegi ve ahirette ebedi bir hayata kavusacaklari temel inançtir. Ayrica insanlarin daha önce baska varliklar olarak dünyaya geldigini isaret eden en küçük bir ifade yoktur. Bakara Suresi'nin 28, Müm'in suresinin 11. ayetlerindeki 'sizi iki defa öldürdük iki defa diriltecegiz' ifadeleri dünya hayati ve ahireti anlatir. Bunlarda reenkarnasyonu isaret eden herhangi bir anlam yok. Biri dünyaya insan haline gelisidir, digeri öldükten sonraki dirilistir."


'Önceki hayatimda Kraliçe Sisi'ymisim'
Sisi lakabli organizatör Seyhan Soylu anlatiyor: "Dinsel boyutta Kur'an-i Kerim'de 'Topraktan geldik topraga gidecegiz' deyimi reenkarnasyonun, yeniden var olmanin, bedenlenmenin ve tekamülün yerine getirilmesi anlamina gelir. Bilimsel açidan da ruh 200 gramdir. Bedenimiz bir elbise gibi ruhumuzun üzerine giyilen bir kiyafettir. Ve çesitli tarihlerde kiyafetlerimizi hep degistirmisizdir. Yurtdisinda ve Türkiye'de de baktirdim, daha önce Avusturya kraliçesi Sisi oldugum çikti. Seyhan Soylu'nun kisaltilmisi olarak Sisi'yi bunun için kullandigimi ögrendim. Viyana'da bulundugum sirada da Avusturya Kraliçesi Sisi'nin sarayina gittim ve orada da 'deja vu' (bir ani daha önceden yasamis olmak, görmek) yasadim. Bu demektir ki Tanri ve bilim boyutunda reenkarne var. Buna inanmayanlar dinsel terimle kâfir bilimsel terimle ise ahmaktir."


'Trafik kazasinda ölmüs olmaliyim'
Oyuncu Hande Ataizi reenkarnasyona inananlardan, söyle konusuyor: Önceki hayatimda kimdim bilmiyorum ama sunu söyleyebilirim; trafik kazasindan çok korkuyorum. Otomobil kullanmasini bilmiyorum, ögrenmek de istemiyorum. Sanirim bir önceki hayatimdaki reenkarnem trafik kazasinda yasamini yitirdi. Ruhlarimizin tekamül edip daha medeni ve ilerlemis bir gezegende yasayacagimizi düsünüyorum. Bu ögreti Hindistan'da yoksulluk içinde yasayan halki sindirmek için çikarilmis olabilir. Ama önemli olan su ki reenkarnasyona inanmak beni mutlu ediyor.


'Maddiyatçi insan, hayvan olur'
Dogan Dogan 21 yasinda. 5 yil öncesine kadar ateistti. Bir gün reenkarnasyon ile tanisti ve tüm dünyasi degisti. Artik Tanri'ya inaniyor, eskiden o bar senin bu bar benim gezerken simdi bir grup arkadasiyla bulusup ibadet ediyor. Söyle anlatiyor: "Pek çok kitap reenkarnasyondan bahsediyor. Ihtiras içinde, maddesel beklentisi olan insan dünyaya tekrar döner. Para için öldürebilen, asiri içen, uyusturucu kullanan insanlar sonraki yasaminda hayvan ve benzeri canli olmaya mahkûmdur. Biz ruhuz, vücudumuz tipki bir araba gibi. Bizler arabanin sürücüsüyüz. Ne ekersek onu biçecegiz. Bir illüzyon içindeyiz ve bu tiyatroyu iyi oynamaliyiz. Korkularimiz bir önceki yasamimizin bu yasamimiza yansimasi."

Submit Express Inc.Search Engine Placement

Son Haberler

Loading...

Poüler Yayınlar

Ufo Ziyaretçileri


website counter
Soğuğun Baş Ağrıtması
Kâğıtların Sararma Sorunu
Mermi Gerçekten Suya İşlemez mi ?
Bebekler Neden Sol Kucakta ?
Gözlüğün Tarihçesi
Bugüne kadar Yaşamış İnsanların Sayısı
Çin Seddinin Uzaydan Görülebilirliği
Romen Rakamlarıyla Hesaplama
Bilgisayarın Tavlave Satranç Oynaması
Yapıştırıcıların Yapıştırması
Balonlar Ne Kadar Yükselir ?
Uçaklardaki Karakutunun Yapılışı
İnsan Ve Hayvan Birleşirse
Akıl İle Zekanın Farkı
Havluların Kokması
Nöbetçi Kulübelerindeki Kum Torbaları
Buzların Çarpışması
Saatin Saniye Göstergesi
Otellerin Döner Kapıları
Farklı Dillerin Konuşulması
Müzik Notalarının Kökeni
Satrançtaki Şah Neden Pasiftir ?
Filmlerde Tekerleklerin Ters Dönmesi

Tarihlerin Gün Değiştirmesi
Sesle Bardak Kırma
Kâğıt Nasıl Yapılıyor ?
Floresanların Ekonomikliği
Helikopter Pervaneleri
Uçaklar Neden İz Bırakırlar ?
Araba Motorunun Soğuk Olması
Telefon Şehir Kodları
Dalgıçların Vurgun Yemesi Nasıl Olur ?
Mum Nasıl Kayboluyor ?
Asansör Düşerken Zıplama
Kılıcı Nasıl Yutuyorlar ?
Sabun Kiri Nasıl Temizliyor ?
Ev Çiçekleri Zararlımıdır
?
Yağmur'da Koşmalımıyız ?
Hindiye Turkey Denmesi
Yüzme Yarışı Stilleri
İskambil Kağıtlarının Şekilleri
Kurşun Kalem Neden Altıgen ?
Eskiden Nasıl Traş Olunuyordu ?
Eski İnsanların Tuvaletleri
Şemsiyeler Niçin Siyahtır ?
İngiltere'deki Trafik Yönü
Tablodaki Gözün Sizi Takip Etmesi
Sabun İle Deterjanın Farkı
1 Nisan Şakasının Kökeni
Sakız Çiğneme Adeti
Saati Sol Kola Takmak
Mezara Çiçek Koymak
Çatalı Sol Elle Tutmak
Çatal Kaşık Kullanma
Doğum Günü Şarkısı
Yılbaşı ağacı Adeti
Kadeh Tokuşturma
Doğum Günü Pastası
Düğünlerde Pasta Kesilmesi
Niçin Tesbih Çekiyoruz
13 Sayısının Uğursuzluğu
Niçin Tahtaya Vuruyoruz ?
Merdiven Altından Geçmek
Önümüzden Kara Kedi Geçmesi
Nazar Değmesi Nasıl Oluyor ?
Ayna Kırılması ve uğursuzluk
Bayrakların Yarıya İndirilmesi
Noel Baba Gerçek Mi ?
Sevgililer Günü
At Nalı Ve Şans
Balayı Adeti
Dört Yapraklı Yonca ve iyi şans
1 Kibritle 3 Sigara
İneğin Kutsallığı
Güne Sol Ayakla Başlamak
Cuma Verilen Sala
Babalar Günü
Yazı-Tura Atma
Doğum Günü Kutlamaları
Bebeği Leyleğin Getirmesi
Neden Çok Yaşa Denir ?
Anneler Günü
Saatler Niçin İleri-Geri Alınır ?
En Yüksek Ses
Elmasın Camı Kesmesi
Barkod Nedir ?
Balerinlerin Dans Stili
Ayların Günlerinin Değişmesi
Düdüklü Tencere
Dikiz Aynaları
Arzın Merkezine Yolculuk
Arabaların Arka Camları
Antifirizin İşlevi
Çivi Üstünde Yatmak
Çim Kokusunun Kaynağı
Cemre Düşmesi Nedir ?
Ağaç Çatalla Su Bulmak
@ Sembolünün Anlamı
Canlıların Görebildikleri
Cam Neden Saydamdır ?
Cam Arkasında Bronzlaşma
Buzlu Yola Tuz Atılması